Black Mirror – Hang The DJ Analiz & Ruh İkizlerinin Kavuşması

Arka Fonda:

 

“Yaşam döngüsü hep aynıdır. Kurmak için uzun zaman harcanan şeylerin yıkılması için bir saniye bile yeterli olur.”

“Dünyanın sonu, insanın yüreğinin içinden gelir.”

– Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu | Haruki Murakami

 

“Black Mirror” dizisinin 4. sezon 4. bölümü olan “Hang The DJ” ‘in incelemesine yer vereceğimiz bu yazıda, bu blogun en çok okunan yazılarından biri olan “Ruh İkizi” kavramına farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağız.

Black Mirror, bütün sezonlarını yayınlandığı anda ilgiyle izleyip takip etmeme rağmen analizini yapmak için doğru bölümü beklediğim yapımlardan ve nihayet beni heyecanlandıran o bölüm geldi.

Çoğu okurun bu diziyi bildiğini düşünüyorum ama bilmeyenler için şunu söyleyeyim, her bölüm farklı oyuncularla farklı bir hikaye anlatılıyor. O nedenle Black Mirror dizisinin sadece “Hang The DJ” adlı bölümünü izleyebilirsiniz, tüm diziyi takip etmiş olmanıza gerek yok. Nitekim bu yazı bu bölümün analizini içereceği için “spoiler” içerebilir. Yazıyı okumaya devam etmeden önce 50 dakikalık bu bölümü kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.

Fark ettiğiniz üzere bu bölüm, daha önceki bölümlerde de birkaç defa değinilen “yapay zekanın bilinçli olması” hadisesinden dem vuruyor fakat Zamanın Ötesi sitesinde ele alınan yapımların ortak özelliği çok katmanlı oluşları yani senaryodan pek çok paralel anlam çıkabiliyor olmasıdır.

Dizinin isminden başlamak gerekirse; “Hang The DJ” ingilizcede bir deyim. Türkçeye birebir çevirirsek “dj’i asın” gibi bir anlam çıkıyor. Partilerde DJ eğer kötü müzikler çalmaya başlarsa dinleyiciler bunu söylemeye başlar, deyim buradan çıkıyor. Müziği yöneten, grubu yöneten, insanlara bir şey sunan lakin bunu kendi zevkine göre ve diğerlerini umursamadan yapan insanlar için kullanılabilir genel olarak. Bu konuya daha sonra geleceğiz, DJ’in kim olduğu yazı boyunca bir tür bulmaca gibi kalsın…

Black Mirror - Hang The Dj İnceleme Analiz ve Ruh İkizleri - Zamanın Ötesi

Dizi bir rüya gibi başlıyor. Rüyalar da bilirsiniz ortadan başlar, bir olay örgüsü yok gibidir, sanki hep o mekanda o durumun içindeymişiz de silik bir şekilde bir yerlerinden rüyaya dahil olmaya başlamışız gibi. Rüyanın ne zaman bittiğini eğer rüyadan uyanırsak biliriz ama gece boyunca bir sürü rüya görmüşsek çoğunda ne zaman ve nasıl başladığını bilmediğimiz gibi ne şekilde bittiğini de bilmeyiz. Bu başlangıç ve bitişler siliktir hafızamızda… Ana karakterlerimiz de böyle başlıyorlar. Etrafı duvarlarla çevrili bir şehirde, ellerindeki bir cihazın yönlendirmesiyle o ilişkiden bu ilişkiye gidiyorlar ve şunları sorgulamıyorlar: “Bu duvarlar neden var ve neden bir programın dediklerini yapıyorum?” Bu arada Black Mirror dizisi her bölümde bir sosyal medya mecrasını ele alır. Daha önce instagramı işlediği bölüm de meşhurdur mesela… Bu bölümde ise farkettiğiniz üzere söz konusu ellerinde tuttukları cihaz “tinder” uygulamasına gönderme yapıyor. Tinder bir arkadaş bulma uygulaması. Kullanıcılar bu uygulamada profil açıp kendi profillerine uygun kişilerle eşleşmeyi bekliyorlar. Buna benzer elbette pek çok uygulama var ve bu uygulamalara kaydolurken sizden pek çok kişisel soruyu cevaplamanızı istiyorlar. Film, müzik zevklerinizden cinsel tercihlerinize kadar… Uygulamaların bazıları karakter analizi yaparak ve sizin beğendiğiniz kişilerin profillerini analiz ederek size uygun kişileri öneriyorlar. Yani bu bölümde geçen uygulama çok da ütopik bir şey değil, neredeyse hali hazırda işlemekte olan bir algoritma.

Dizide, söz konusu bu basit algoritma daha da kompleks bir hale gelmiş ve uygulamaya üye olan kişilerin tüm düşüncelerini, tercihlerini, yapıp etmelerini, öfkelerini, sevinçlerini birebir kaydederek simüle edebiliyor. Dizideki şu repliğe bir göz atalım:

Amy: Peki, ya detaylı inceleme yoksa, ya bizi öylece eski düzende bir araya getiriyorsa… Ve bize sürekli bu uygulamanın ne kadar zeki olduğunu söyledikleri için kabullenip gidiyorsak?

Frank: İyi ama yüzde 99,8 başarı oranıyla insanları doğru kişiyle birleştiriyor.

Amy: Ama onların mükemmel eşler olduklarını nereden biliyorsun? Yani, aslında gerçekte tek yaptığı, rastgele bir düzende rastgele sürelerle bizi bir ilişkiden diğerine koyarak yavaş yavaş yıpratmaksa? Her seferinde birazcık daha uysal, birazcık daha kırgın oluyorsan… Ta ki nihai teklifi sunup, işte aradığın budur diyene kadar. O noktaya kadar da öyle bozgun ve öyle yorgun oluyorsun ki… Olduğu gibi kabul edip, rıza gösteriyorsun.

Sonra da hayatının geri kalanını, kendini öyle yapmadığına ikna etmek için uğraşarak yaşıyorsun.

Frank: Tamam. Benim teorimi duymak ister misin? Sistemin rasgele çalışmadığını farz edelim. Dedikleri gibi karmaşık olsun. Pekâlâ, bunları kullanarak bütün
tepkilerimizin verisini topluyor, değil mi? Karmaşık bir profil oluşturuyor. Gelmiş geçmiş tüm çılgınca düşüncelerin, tüm hayallerin, zayıflıkların ve aklından geçen her şey… O zaman uygulamanın kendi düşünceleri de var mıdır?

Amy: Pekâlâ, şimdi de şöyle diyeceksin: “Ya bu bizsek ve bir simülasyonda mahsur kalmışsak?”

Frank: Bunu nasıl bilebiliriz ki?..

Tüm bölüm aslında bu kısa diyalogta özetlenmiş durumda.

Amy’nin teorisi aslında günümüz ilişkilerine ve belki de biraz “evlilik” kavramına eleştiri niteliğinde. İzlerken bu diyalog geldiğinde durdurup uzun uzun düşündüm ve gülümsedim. Hakikaten de senarist (Charlie Brooker) seyirciye ve topluma, ilişki anlayışlarımıza orta parmağını gösteriyor burada. Amy diyor ki; hayatın boyunca toplumun, oluşagelmiş değer yargılarının sana dayattığı bir algoritmayla o ilişkiden bu ilişkiye sürükleniyorsun doğru kişiyi bulmak adına. Deniyor yanılıyor, üzülüyor ve her seferinde ya daha kırılgan ya da daha duygusuz hale geliyorsun. En nihayetinde yoruluyor ve “sistem”‘in sana “bu hayatındaki en doğru kişi” dediği kişiyle evleniyorsun çünkü artık daha fazla ilişkiyi kaldıracak gücün yok. Bu olsun işte deyip kendine makul bahaneler sunuyorsun. Dizideki düğün sahnesi, insanın kendini ikna edebilmesi hususunu çok iyi anlatan bir sahne. Sistemin bize bulduğu “doğru kişi”‘nin, hakikaten de aradığımız, istediğimiz, elini tuttuğumuzda bizi heyecanlandıran kişi olduğu konusunda kendimiz ikna edebiliyoruz.

Boşanma ya da ayrılma raddesine geldiğimizde bunun farkına varıyoruz, kendimizi ikna etmeye çalıştığımızın, kendimizi kandırmaya çalıştığımızın ve sistemin dışına çıkmak için çaba sarf etmediğimizin farkına varıyoruz.

black_mirror_4_sezon_4_bolum_hang_the_dj_inceleme_analiz_zamanin_otesi_analiz

Yukarıdaki diyalogda Frank’in teorisine gelirsek, Frank aslında içsel olarak bildiği fakat bildiğinin farkında olmadığı bir şeyi gayri ihtiyari dile getiriyor. Bu bana da çok olur. Kendi ağzımdan çıkan şey üzerine ya da kendi yazdığım şey üzerine uzun uzun düşünürüm ve “cidden ben ne yazmışım yahu” derim. :) Ki zaten cevaplar genelde bilinç dışından gelir…

Frank özetle öğrenen makinelerin (machine learning) bilinç kazanmasından bahsediyor. Bu günümüz yapay zeka tartışmalarının bel kemiğini oluşturan bir kavramdır. Birebir örnek üzerinden anlatmam gerekirse, daha önce “Yapay Zeka & Sosyal Medya” yazımda da bahsettiğim gibi dijital medya yönetim işi yapıyorum ve Google yapay zekası ile birlikte çalışıyorum. Biz baya partneriz çünkü hem ben hem de müşterilerim onunla yaptığımız iş birliği sayesinde yeni müşteriler ve dolayısıyla para kazanıyoruz. Tüm bu sistem veri toplama süreciyle başlıyor. Makine öğrenmesi dediğimiz şey de bu veri toplama sürecinin yazılım tarafından yorumlanması. Google Analytics adlı bir servis var ve bu servis sayesinde web sitenize giren kişilerin karakteristik eğilimleri, ilgi alanları, nelerden hoşlanacağı, hangi sektörlerde oldukları, yaş cinsiyet gibi dağılımları raporlanabiliyor. Bu raporları kullanarak web sitesinde uygulanacak stratejiyi ve reklam kampanyalarını belirliyoruz. Google tüm bunları internette yaptığınız eylemleri izleyerek biliyor ve sizden sürekli veri topluyor.

Bunu kötü bir şey olarak anlatmıyorum. Ben yapay zeka konusunda optimist olanlardanım. Bu teknolojinin ileride insanlığı hiçlik bilincine bile taşıyabileceğine inanıyorum. Black Mirror’un dijital bulutta yaşayan insanlar  konusunda bölümleri var, tavsiye ederim izlemenizi.

Google’ın topladığı bu veriler her geçen gün artıyor ve bu veriler simule edilebilir hale geliyor. Yani sizin karakterinizin bir dijital kopyası yavaş yavaş Google sunucularında depolanmaya başlıyor dersek çok da abartmış olmayız. Verilerden oluşan bu kopyayı belirli bir vaka için çalıştırdığımızı düşünelim. Mesela sizden toplanan veriler neticesinde fotoğrafçılık konusuna meraklı olduğunuz verisi Google’ın elinde… Nikon firması yeni çıkaracağı bir fotoğraf makinasının reklamını internette yayınlamak istiyor fakat bunu sadece fotoğrafçılıkla ilgilenenlere göstermek istiyor. Çünkü ilgilenmeyen birine gösterilirse reklam maliyeti doğuracaktır. Google sizin profilinize sahip olduğu için sizin karakterinizi kendi içinde çalıştırıyor ve fotoğraf makinesi alımı tercihini yapıp yapmayacağınızı ölçüyor. Tıpkı bu analizini yaptığımız bölümdeki gibi aslında sizi bir meta ile eşleştiriyor. Yani X kişisi fotoğraf makinesi ile ilgilenir mi diye X kişisinin dijitlal kopyasını ve “fotoğraf makinası” kavramını bir araya getiriyor. Eğer bir eşleşme olmazsa, tabiri caizse elektrik almazlarsa bu da veri tabanına kaydediliyor ve reklam size gösterilmiyor.

Black Mirror - Hang The Dj İnceleme Analiz ve Ruh İkizleri - Zamanın Ötesi

Gerçek bir örnek üzerinden dizide bahsi geçen eşleşmenin nasıl gerçekleştiğini anlamış oluyoruz böylece. Tüm bölüm boyunca aslında bir uygulamanın içindeyiz. Gördüğümüz bu şehir, evler, insanlar hepsi birer dijital kopya. Duvar ise yazılımın sınırı. Herkes sadece birbirleriyle eşleşme dışında başka bir faaliyette bulunmuyor çünkü o yazılımın amacı olası tüm eşleşmeleri yapıp programı sonlandırmak ve nihai sonucu bulup uygulamak.

Haliyle yazılımın dışında bir gerçek dünya var. Bu gerçek dünyada, Amy ve Frank (yazılım olmayan, dizinin sonunda bir barda karşı karşıya gelen gerçek Amy ve Frank’tan bahsediyoruz) bu arkadaş bulma uygulamasına üye oluyor ve kendileri için yüzde 99,8 olasılıkla doğru olan kişiyi bulmak için profillerini kaydediyorlar. yazılım Amy ve Frank’ın karakterlerinin birebir kopyasını yazılıma yüklüyor. Hatta dizide bu konu abartılıyor ve yukarıdaki diyalogda da Frank’in altını çizdiği gibi yazılımın içindeki dijital kopyalar da düşünen, bilince sahip bir varlık haline geliyorlar.

Yazılım yüzde 99,8 olasılıkla doğru kişiyi bulmak için Amy ve Frank’ın dijital kopyalarını 1000 farklı simülasyonda, binlerce kişiyle eşleştiriyorlar. Dizinin sonunda gördüğümüz, 998 adet çiftin hepsinin de Amy ve Frank olması da bu sebepten. Neden bu eşleştirmeyi yapıyor? Çünkü yazılımın savı şu: Sizin için en doğru kişiyi bulmak için bir sürü deneme yapmanız gerek. Bir sürü farklı insanlar birlikte olup kendinizi tanımanız gerek. Ama insan ömrü kısa ve doğru kişiyi bulana kadar zaman geçip gidiyor… Onun yerine biz tüm bu eşleşmeleri dijital kopyanız ile anlık olarak saniyeler içinde yapabiliriz. Malum bu bir simülasyon ve saniyeler içinde yüzlerce yıl geçmiş gibi çalıştırılabilir ya da dijital kopyalarınız çoğaltılabilir. 1000 Simülasyonun 998’inde simülasyonun farkına varıp ne pahasına olursa olsun duvarın diğer tarafına geçmeye çalışan çiftler gerçek dünyadaki mobil uygulamada yüzde 99,8 olasılıkla eşleştiniz diye bildirim alıyorlar. Çünkü simülasyona isyan edip başkaldıracak kadar birbirlerini çok seviyorlar, eşleşiyorlar, uyumlular anlamına geliyor.

black_mirror_4_sezon_4_bolum_hang_the_dj_inceleme_analiz_zamanin_otesi_998

İtiraf etmem gerek, senaryo ve kurgu karşısında büyülendim ama tam manasıyla özgün de diyemem çünkü başta elbette matrix olmak üzere pek çok referans var. Mesela pek bilinmeyen bir kitaptır; Haruki Murakami’nin “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu” Bu kitapta da bir duvar ve bu duvarın içindeki rutin, anlamsız bir hayat ve bu hayattaki garipliğe uyanan bir adam anlatılır. Bu dizideki gibi, romanda da yazılım dünyası ve bilinç ne demek gibi konular işleniyor, ilgililere tavsiye ederim.

Amy’nin göle attığı taşın her seferinde 4 defa sekmesi bir yazılım hatası. Amy aslında ilk aydınlanmasını orada yaşıyor. Çünkü bunun normal olmadığını fark ediyor. Her seferinde ne çok ne de az sadece 4 defa sekiyor ve hiç değişmiyor. Amy’nin simülasyon içinde bilinç kazanması simülasyonu durdurmasını, alt etmesini sağlıyor.

Peki tüm bunların ruh ikizi kavramıyla ne ilgisi var?

Farz edelim ki şu an Amy’nin de bahsettiği gibi bir testin içindeyiz. Diyor ya bölümün sonunda “bu bir test” diye… Hayat dediğimiz algoritma bizi birileriyle eşleştiriyor ve hatta çoğu eşleşme hiç istemediğimiz insanlarla oluyor. Sürekli şu soruyu soruyoruz kendimize: “Ben neden böyle biriyleyim? Ben neden bunu tercih ettim?…” Her birliktelik bize bir deneyim sağlıyor ve kendimiz hakkında bir şeyler daha öğrenmiş oluyoruz. Ama içten içe hep o nihai kişiyi arıyoruz. Bizi tamamlayacak olanı. İçinize sorduğunuzda içinizden gelen cevap bunun sevgi, aşkın da ötesinde bir tamamlanma isteği olduğu cevabını alıyorsunuz. O kişiyi bulduğunuzda onun doğru kişi mi olduğunu nereden bileceğinizi bilmiyorsunuz çünkü bunun bir matematiği, kuralı yok. Sadece dizide Amy’nin yaptığı gibi elini tutup hislerinizi gözlemliyorsunuz. Özetle böyle bir dünyadasınız. Sizden istenen şey aslında basit:

Bu dünyadan ne pahasına olursa olsun çıkma, duvarın ötesine geçme cesaretini gösterecek kadar çok seveceğiniz kişiyi bulun.

Bu öyle bir kişi olsun ki, onunlayken saate bakmayın. Zamanı düşünmeyin. Anda kalın. Geleceğinize geçmişinize bakmayın. İlişkinin ne kadar süreceğine odaklanmayın ve karşınıza çıkartılan tüm engellere rağmen simülasyonun içinden yani sonsuz döngüden çıkmaya istekli olun.

black_mirror_4_sezon_4_bolum_hang_the_dj_inceleme_analiz_zamanin_otesi_inceleme

Ruh ikizi denen şey belki de budur. Defalarca bulduğunuz, belki bulduğunuzu zannettiğiniz, emin olamadığınız… 1000 adet simülasyondan 998’inde mi yoksa o isyan etmeyen ve simülasyonda kalan 2 tanesinde mi olduğunuzu bilmediğiniz… Bildiğimiz tek şey hayat yazılımının önünüze doğal olmayan, absürt derecede büyük engeller koyduğu. Zaman, uzaklık, farklı kültürler, farklı şehirler, farklı hayat görüşleri vs. Bu engelleri aşmak ayrı sorun, aştıktan sonra olacaklar ayrı… Peki ya sadece ardımıza ve önümüze bakmadan duvarın üstünden el ele atlamamız isteniyorsa? O zaman bu simülasyondan uyanıp hakikatte kavuşacaksak?

Hang The DJ… :)

Reklamlar

11 comments

  1. Sayın…… keşke kimliğinizi tanısam ve size öyle hitap edebilseydim. Her konuda araştırma ve bizim topluma pek de ait olmayan bilginin peşinde koşan karakterinize ve o bilgi ile yaptığınız tüm yorumlara öncelikle saygımı belirtmek isterim.
    Bu yazının son cümlesine – birlikte el ele duvardan atlamayı becerebilmiş, 60 yıllık birlikteliği hiç bir sorun olmadan yürütebilmiş olmanın övünç ego suyla algıladığımız gerçek yönünden katkıda bulunmak isterdim. Ancak
    O duvarın arkası Martix in bize gösterdiği önemli bir durum- Gerçeğin her daim kendimizi daha iyi bir durumda hissedemeyeceğim idi. Kimin olduğu, düzenlediği belli olmayan ve belki de hiç bilemeyeceğimiz bu hayatın içinde de bir çok durum bize doğuştan yazılan programlarla kırmızı hap yutturulmuş olarak sunulmaktadır kanısındayım. Daha çocuk yaşta orta okul arkadaşıma aşık olup sonradan evlendiğimde yuttuğum hapın sonraki 50 yıl boyunca küçük dozlarda enjektesi ile kıyak kafa ile yaşadığımı,tüm çocuklar evlenip çekip gidince anladım. Çünkü artık bana her yönden ihtiyacı kalmayan alt nesil için yaptığım her özveri, her emeği zevk alarak yerine getirmemi sağlayan hapımı kesmişler, beni kullandıkları oyundan dışlamışlardı. Son zamanlarım geldiği belli ki sorguluyorum.

    Yaşamın başkalarını iradesi olduğu, bizim hiç bir seçim hakkına sahip olmadığımız bir kurgu, sizin yazıda konu ettiğiniz bir simulasyon misali DNA larımız da ki kodlardan da açıkça belli gibi. Elinize sağlık

    Liked by 1 kişi

    • Öncelikle o güzel ellerinizden öpüyorum, ne güzel ifade etmişsiniz kendinizi. Sizi oyunun dışında bırakanlar oyunun içinde hapsolmuşlardır, boşverin siz oyunu dibine kadar oynamış ve artık oyundan çıkmışsınız, DJ’i asmışsınız, ne mutlu size :) Çok teşekkürler bu içten yorumunuz için. Bu kadar güzel bir insan olduysanız tüm yaşadıklarınızın bunda etkisi vardır ve aslında oyunu kuran da sizsinizdir. Kendinize haksızlık etmeyin :)

      Beğen

  2. Uyandım ve içimde bir ferahlık vardı,güzel bir enerji sarıverdi yüzümü yıkadım aynaya baktım bayağı yakışıklıymışım enerjik hissediyorum,sokaga çıkıyorum herkesi gülümseyerek selam veriyor alıyorum arkaşlarla cafede buluşıcam oturuyorum masaya beni tamamlayan bir bakış kalbim çarpıveriyor nutkum tutuldum kelimeler karıştı,kıpır kıpır oldu anın içinde kayboldum zaman durdu.sanki sonsuzluğun derinliğine doğru yolculuk yapıyor karşımdaki kişi var la yok arasında bişey ışık süzmesi gibi;dokunmak bile marifet,öylece o anda kaldı gitti.ama rahatladım huzurla doldu içim bidaha da görmedim görmek istemedim o anki sihir bozulmasın öylece hatıramda kalsın yeter:))ertesi günü uyandığımda bi10 yaş gençleşmişim.dj asmak yerine müziğinin ritmine ayak uydursak mı kendimiz mi ritim yaratsak bilemedim

    Liked by 1 kişi

    • Tam da bu konuyu, bu yazıyı yayınladıktan sonra bir iki kişiyle tartıştık. Acaba isyan edip karşı gelmek yerine ritme ayak uydurup akışta mı olsak diye… Çünkü hakikatten de ince bir çizgi bu. Duvarın arkasına geçenlerle sohbet ettim ya da geçtiğini düşünenlerle, duvarı geçmeyi boşverip bezip yorulup sistemin verdikleriyle anda kalanlarla konuştum… Mutlak bir gerçek yok elbette, her insan farklı bir paralel evren, farklı bir bakış açısı. Lakin kendimizi kandırmamak gerekliliği hepsinde de ortak değer olsa gerek. Dj’in çaltığı parçaya ritim de tutabilir, kendi müziğimizi de yaratabiliriz. Ne yaparsak yapalım, eğer farkındaysak yaptığımızın çok da önemli değil gibi yaptığımız şey, verdiğimiz karar :)

      Beğen

  3. Hocam merhaba.şimdiye kadar yazılarınızdan deneyimledimiğize göre şu son noktaya vardım.egolarımız öldü,tekamül ettik ve koşulsuz sevgi saygı yardımlaşma çerçevesinde çok iyi hissederek imgelemeye başladık ve titreşimlerimiz yükseldi,yükseldikçe gezdiğimiz yerlerde aynı titreşim frekanstaki insanlarla tanışmaya başladık,huzurla doldu içimiz,geçen ay kieve gittim hiçbir kötü olayla karşılaşmamamın yanında karşılaştığım alkollü kişiler bile çok kibarlardı:))havalimanında karşılaştığım 2 kişiye tatilleri nasıl diye sorduğumda,her gittikleri mekanda kavgalardan ve küfürleşmelerden bahsettiler;yani benim gittiğim kiev farklı onlarınkinin farklı olduğunu hissettim,başka yerlerede gittikten ve geldikten sonra dolaştığım diğer ülkelerin haberlerine baktım ve gerçektende benim bulunduğum tarihlerde olaylar olduğunu okudum ama benim için o olaylar perdelenmiş (madde/mana alemi)ve hep eğlenmiştim şükürler olsun.ayrıca imgelediğim kişilere yakın kişilerlede karşılaştım.birde harika hissederek biryere gitmeye karar verdiğinizde en ucuz uçak/otobüs/otel fiyatları sizin karşınıza çıkıyor.yani apayrı bi dünya oldu

    Liked by 1 kişi

    • Aynen öyle, altına imzamı atarım bu söylediklerinin. :) Benim için de böyle. Ben hayatımda hiç kavgaya karışmadım, hiç dövüşmedim, hiç başıma felaket denecek bişi gelmedi. İnanılmaz güvenilir insanlarla tanıştım hep çünkü benim güven sorunum yok. Herkese, yeni tanıştığım insanlara, insanların yabancı diye adlandırdığı insanlara bile koşulsuz güvendim. Oysa mesela kimisi eve gelen kargocudan kıskanır, karısını saklar vs. Ben en değerli eşyalarımı bile kırılır eder demeden başkalarına veririm, hiç de bişi gelmez başlarına. Vesvese ve evhamla değil aklımda hiçbir düşünce olmadan hareket ederim ve akış bana dediğiniz gibi insanları getirir.

      Beğen

Burası sizin için, lütfen düşüncenizi yazınız :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s