Sonsuz Buluşma

Arka fonda:

 

“Bedenim yok, ışık yok, karanlık yok, form yok, kavram yok…

Aslına bakarsanız… Size gördüğüm şeyi anlatabilecek kelimelerim yok.

Görmek ya da hissetmek yok. Sadece bütünlük içinde bir sonsuz oluş var… Ya da kelimelerim sadece bu kadar yakınına erişebiliyor yaşadığım şeyin.”

Kadının gözleri boşluğa odaklanmıştı bunları yazdıktan sonra… Bir süredir yazmakta olduğu ama kimseye söylemediği blogunun 6. Yazısıydı bu. Günlük yaşamında karşı karşıya geldiği sorunlar ve onlara yaklaşım tarzını, içsel çatışmalarından çıkardığı öğretileri aslında daha iyi idrak edebilmek için kendinden kendine ayna tutuyordu blogu boyunca. O güne kadar hiçbir yorum ya da görüntüleme almamıştı yazdıkları. Zaten bir beklentisi de yoktu. İçinden gelen yazma isteğini eski usul bir deftere karalamaktansa kolektif bilince ait hissettiği bu mecrada paylaşmak, içinden gelen yazma dürtüsünü daha çok tatmin edebiliyordu.

Fakat o gece yaşadıkları, insan olma deneyiminin sınırlarının çok ötesindeydi. Hem bunu paylaşmak istiyor hem de anlatacak kelimeleri seçmekte zorlanıyordu. Düşüncelerini susturup, kelimelerin yüreğinden çıkmasına izin vererek devam etti…

“Uyandım… Bu uyanışın diğer uyanmalarda farklı olduğunu anlamıştım çünkü bedenimi ben sürmüyor gibiydim. Tıpkı arabanın sürücüsünün pek hareket etmemesine rağmen arabayı idare edip yolda ilerlemesine benziyordu beden deneyimim. Bedenimin araba, bilincimin de sürücü olduğunu hiç bu kadar net hissetmemiştim fakat bilincimi de idare edemiyor, sadece gözlemleyebiliyordum. Bilincimin bedenimi sürerek yataktan kalktığı gibi apar topar hazırlanıp dışarı çıktığını seyrettim. Oysa hiç adetim değildir böyle paspal çıkmak. En yakındaki taksiye bindim ve taksi sürücüsünün o her gün her müşteriyle yaptığı ama bıkmadığı siyasi muhabbetlerine maruz kalarak gitmek istediğim yere vardım. Burası deniz kenarında, eskiden gümrük binası ve balık hali olarak kullanılmış ama artık alışveriş merkezine dönüştürülmüş bir Fransız yapısıydı.  En salaş hırkam ve dağınık saçlarımla burada bulunduğuma inanamayarak beklemeye başladım. Bir adamı bekliyordum. Şimdi düşününce hayatımda hiç görmediğim bir adamdı fakat rüyamda onu çok iyi tanıyordum ve ona karşı hayal kırıklıklarıyla dolu olduğumu hissedebiliyordum. Çok geçmeden geldi ve kapıdan girerken dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Ona sarılmak istiyordum ama tek yapabildiğim ayakta donakalmış bir halde titremekti.

Alışveriş merkezinin ortasında çok büyük bir kavga ettik ve ayrıldık. Hayatım boyunca hiçbir zaman o kadar çok duyguyu aynı anda hissettiğimi hatırlamıyorum ve tüm bunların sadece bir rüya olması bana inanılmaz geliyor. Ayrılırken bir daha onu hiç görmek istemiyor ama kalbimin en derinlerinde hissettiğim bir sevgiyle ona bağlı olduğumu biliyordum.

Bir başka siyaset meraklısı taksiciyi çekemeyeceğimi anlayıp deniz kenarındaki kiralık bisikletlerden biriyle eve dönmeye karar verdim. Bisiklet yolu iyot kokusu eşliğinde önce kalabalıklar arasında kıvrılıyor, sonra da bir ormana varıyordu. Bir yanda deniz bir yanda orman ve baharın gelişini kutlayan yabani çiçek kokuları arasında yeniden tazelendiğimi ve topraklandığımı hissediyordum. Bisiklet yolu bir süre sonra bitti ve kendimi onlarca farklı toprak yolun birleştiği bir kavşakta buldum. Kavşağın tam ortasında devasa bir çınar ağacı vardı. Böyle bir yeri hatırlamıyordum ama zaten “uyandığımdan” beri yaşadığım şeyler gerçek üstüydü. Sadece gözlemciydim ve hayat ağacının kadim dallarına benzeyen yollardan birini seçen bedenimin kumlu toprağa gömülerek yol alan bisikleti sürüşünü izlemeye devam ettim. Yol bir labirente dönüşmüş, aynı yerde dönüp dolaşmaya başladığımı fark etmiştim. Bir süre sonra bu sonsuza dek sürecek gibi duran kısır döngüden çıkmanın yolunun gözlemci olmaktan çıkıp bedenimi sürmeye karar vermek olduğunu fark ettim. Bisikleti kumlu toprak yollar boyunca sürmek yerine yoldan çıktım ve denize doğru sürdüm. Her şey yeterince sürrealdi, bu sürreallik beni daha da cesaretlendirdi ve denizin üzerine tam hız gitmeye devam ettim. Düşündüğüm gibi oldu, suyun üzerinde pedal çeviriyordum. Artık seçmem gereken karmaşık yollar, dallar yoktu. Sadece sonsuz deniz ve sanki ulaşılabilecekmiş gibi görünen bir ufuk çizgisi vardı. Bisikletim ufuk çizgisine doğru gittikçe ufuk çizgisi de silikleşmeye, yer ile gök birleşmeye başladı. O antik metni hatırladım…

“Tanrı, “suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın.” diye buyurdu ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.”

Anlaşılan tekrar ayrılmadan önceki hallerine dönüyordu yer ve gök…

Artık sonsuz bir maviliğin içinde ilerliyordum. İlerledikçe mavilik koyulaşıyor, kararıyordu. Mavilikle birlikte mavi bisikletim ve bedenim de kararmaya, yok olmaya başlamıştı. Nihayetinde ise karanlığın dahi olmadığı bir varoluş halindeydim. Boşlukta salınıyorum demek yanlış olurdu. Boşluğun kendisi olmak, bundan daha doğru bir ifade olur…

Bilincimin sınırlarına geldiğim ve idrak yeteneğimi kaybetmeye başladığım bir anda uyandım. Fakat bu uyanış aksine bir uyku halini hissettirmişti bana. Uykudayken gerçekten uyanmış, uyandığımda da uykuya dalmış gibiydim.

Bunun bir rüya olduğuna inanmaktansa tüm yaşamın bir rüya olduğuna inanmayı tercih ederim. Peki neden gördüm bunu? Sanırım bu hayatımın sonuna dek kafamı kurcalayacak bir soru…”

Kadın yazdığı yazıyı beğenmemişti çünkü kendini güzel ifade edemediğini düşünüyordu. Yine de yayınla butonuna bastı ve gözleri boşluktaki yerlerine geri döndü.

* * *

“Gece yok, gündüz yok, zaman yok, an yok, sadece yer ve göğün birleşmesi var bu sonsuz ufukta…”

sonsuz buluşma konak pier

Adamın gözleri boşluğa odaklanmıştı bunları yazdıktan sonra… Çektiği fotoğrafları karıştırmış ve bir zamanlar gümrük binası ve balık hali olarak kullanılan Fransız yapısını ufuk çizgisiyle hizaladığı bir fotoğrafı gözüne çarpmıştı. Fotoğrafı düzenleyip instagramında paylaşmaya hazırlanırken fotoğraf adama anlık bir ilham vermiş, eski ahitteki yaratılış kitabının 6. dizesinde yazan söz aklına gelmişti. Sözün tam halini hatırlamak için Google’da “suların ortasında bir kubbe” yazarak arama yaptı. Bulduğu sonuçlar arasında bir blog dikkatini çekti ve gayriihtiyari tıkladı. Blog yazısının ilk cümleleri ilgisini çekmişti, okumaya başladı. Yazının tamamını okuduktan sonra derin düşüncelere dalarak bu blogun yazarıyla iletişime geçmeye karar verdi ve iletişim bölümünden yazdı:

“Merhabalar. Yazınız beni çok etkiledi çünkü muazzam bir eş zamanlılık yaşadım. Yazınızda geçen mekanın fotoğrafını paylaşırken sizle karşılaştım.  Diğer yazılarınızdan bazılarını da okudum ve çok güzel yazdığınızı söylemem gerek! :) Açıkçası yaşadığınız şeyin detaylarını ve size ne hissettirdiğini sizinle konuşmak isterim siz de isterseniz.”

Böylece kadın ve adam sohbet etmeye başladılar. Sohbet kah derinleşiyor, kah havadan sudan eğlenceli bir hal alıyor ve birbirlerinin kelimelerinde kendilerini buluyorlardı. Bir süre sonra bu suretsiz iletişim yeterli gelmedi, buluşmaya karar verdiler ve buluşma yeri de kuşkusuz belliydi.

* * *

Buluşma gününün sabahında kadın kendini gördüğü rüyadaki gibi hissetmeye başlamıştı. Daha uyanık ama daha akışkan bir bilinci vardı. “Bilincin uyanması”, “aydınlanma” gibi kavramların insanın iradesini daha aktif yapacağını düşünüyordu hep, oysa hissettiği şey, iradesini ve bilincini yüreğinin yönlendirmesine izin vererek akışta olmaktı. Rüyasındaki gibi, bedenini kendisinin sürmediği, buna karşın kontrolün ellerinde olduğu bir gözlemci pozisyonundaydı. Saçlarına ve makyajına özenerek, en şık elbisesiyle evden çıktı. Taksici siyaset yerine şehirdeki sanatsal etkinliklerden bahsetmişti, bu bile kadına sürreal gelmeye yetmişti. Alışveriş merkezine geldiğinde içinde tanımlayamadığı çok farklı hisler yaşamaya başladı. Etrafındaki her şey, tüm görüntüler hafifçe titreşiyor gibi geliyordu. Yüreği de bu titreşimle aynı frekanstaydı. Alışveriş merkezinin salonundaki duvarda bisiklet şeklindeki bir duvar saati tam 6’yı gösterdiğinde adam içeri girmiş ve sanki zaman yavaşlamaya başlamıştı. Kadının rüyasında gördüğü adam buydu. Kapıdan içeri girdiğinde ona sarılmak istiyor fakat rüyasındaki gibi donup kalıyordu. Yavaşlamış zamanın içinde adam adımlarını ağır ağır kadına doğru atıyor, kadınsa kendini yüzlerce patikadan oluşmuş kumlu bir toprakta batıyor gibi hissediyordu.

“Ne yapmalıyım? Rüyamda bu tanımadığım adamın bana hayatımda hiç tatmadığım kadar yüksek acılara sebep olduğunu, hayal kırıklıkları yaşattığını gördüm. Belki de bir uyarı niteliğineydi o rüya. Uzak mı durmalıyım? Oysa, aynı zamanda da hayatımda hiç tatmadığım kadar yoğun sevgiyi de hissetmiştim aynı adama karşı.”

Kadın, zihninin labirentleri arasında dolaşırken gördüğü rüyanın sonunu hatırladı. Yolları seçmeyi bırakıp sonsuz denize yönelmişti. O an farklı bir şey yapması gerektiğini hissetti. İradesi uykusundan uyanmalı ve tek bir hareket yapmalı, yüreğinin yolunu açmalıydı. Zihninden beklenmeyecek bir davranış…

Kadın felç halinden kendini kurtarıp hızlıca adama doğru adım atmaya başladı. Bu hamlesiyle, zaman ağır çekim halinden çıkıp yine kaostan doğan düzenine geri dönmüştü. Adamın ellerinden tuttu ve doğruca dışarı, deniz kenarına çıkarttı. Bisiklet kiralama istasyonlarından iki tane bisiklet kiralayıp yakındaki vapur iskelesine gittiler. Adam tüm bu olan bitene anlam veremiyor ama bu sürpriz ve bilinmezlik karşısında büyük bir haz alıyordu. Bisikletleriyle vapura binip sessizce denizin üzerinde beliren köpükleri izlediler.

“O sendin. Rüyamda gördüğüm adam… Bana tarifsiz acılar yaşatan ama aynı zamanda tarifsiz bir sevgiyi hissettiren… Belki de sonumuz öyle olacak. Yine burada birbirimizle kavga ederek ayrılacağız fakat ne olursa olsun, o asıl ulaşmak istediğimiz yere varacağız.”

Adam gülümsedi kadının rüzgarda savrulan bu sözlerine. Kadının göz bebeklerinin içindeki boşlukta bahsettiği o yeri görebiliyordu. Kadının ellerini tuttu ve rüzgara kendi kelimelerini kattı:

“Tıpkı bu vapurun bizi bisikletlerimizle götürmesi gibi, bedenimiz de bizi ruhumuzla taşıyacak oraya. Ne yaşanırsa yaşansın; yolların, gecenin, gündüzün, zamanın, ışığın, karanlığın, formların ve kavramların olmadığı o yere ulaşacağız. O zamana dek anı yaşayalım, anın bize verdiği ışıkla, hazla yıkanalım…”

 

9 comments

  1. Merhaba…Dr Michael New ton un ruhların yolculuğu ve hemen peşinden yayınladığı ruhların kaderi isimli 2 kitabı var. Tahmin ediyorum sizin gözünüzden kaçmamıştır. Okuduysanız düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Henüz okumadıysanız naçizane tavsiye ederim. Sevgiler Göksel…

    Liked by 2 people

  2. Şuan büyük bir boşluk içerisinde hissettim kendimi, neredeyse her yazınızı okuyorum ve etkileniyorum ama bu yazınız özellikle karşıma çıkma zamanı açısından kocaman bir soru işaretime cevap oldu. Elinize yüreğinize sağlık, siz hep yazın olur mu, ne kadar katkı sağladığınızı, bakış açımızı ne kadar genişlettiğinizi anlatmam. Çok çok teşekkür ederim

    Liked by 1 kişi

    • :) Rica ederim, aslında ben tamamen içimden gelen yazma isteğini tatmin etmek için yazıyorum. İçimden gelen ilhamı tutmuyorum, biliyorum ki tutarsam bana zarar verecek. Ortaya çıkan yazıların başkalarına da ilham olması bir yandan çok büyülü bir yandan da çok doğal. Çünkü ilham ÖZ’den geliyor. ÖZ ise hepimizde var olan, bir olan değil mi zaten :)

      Beğen

Burası sizin için, lütfen düşüncenizi yazınız :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s