Benliğin Özgürleşmesi & Truman Show Felsefesi

Ortalama okuma süresi 8 dk.

Yönetmen: Seni, kendini tanıdığından daha iyi tanıyorum. Truman: Kafamın içine hiçbir zaman kamera koyamadın.

Mahkum, içinde bulunduğu hücreyi istediği zaman terk edebilir. Eğer bu belirsiz bir şüpheden daha güçlüyse… Eğer o mutlaka gerçeği araştırmak isterse onu engelleyebileceğimiz hiçbir şey yok.

Truman Show (1998)

Kişisel tanımıma göre, algıladığının farkında olan, algılamasını da algılayan, yani kendisi olma halini de algılayan yapıya benlik diyorum. Özetle “ben benim” diyen şey her ne ise o; benlik, bilinç… Hepimiz bu özel yetiyle dünyaya geliyoruz. Salt bir şeyleri algılayıp zihnimize yerleştirmenin ötesinde, dış dünyadan verileri alıp işleyen o şeyi de sorgulayabiliyoruz. Bunu, bir kara deliğe benzetiyorum. Malum kara delik bir güneşin çok yoğunlaşıp ağırlaşmasıyla kendi içerisine çökmesi halidir. Çok küçük bir alanda o kadar fazla ağırlık birikir ki uzay zaman bu yükü kaldıramayıp tabiri caizse “yırtılır”. Böylece uzay zaman içerisinde bir delik meydana gelir. Bu delik etrafında ne varsa içine almaya başlar. Bunu insanın etrafındaki verileri kendi içine almasına benzetebiliriz. 5 duyu organımızla sürekli bir veri akışı olur dışarıdan içeriye. Kara delik aslen salt maddeyi değil kendisini de içeri alır ki zaten bu nedenle etraftaki her şeyi içine çeker. Yani kendi varoluşunu da kendi merkezine çekip yutar. Böylece ışık dahi kaçamaz kara deliğin merkezine girmekten. Benliklerimiz de belki de bu kendi kendinin farkında olma sürecinden doğan bir etki tepki ile dışarıdaki tüm verileri kendi benliğine çekebiliyordur. 🙂

Tüm bunların “Truman Show” filmi ile ne alakası var? Filmi izlemediyseniz, önce izleyip bu yazıyı okuyun, izlediyseniz tam tersi; önce bu yazıyı okuyup, bu gözlerle tekrar izleyin. 🙂 Yaklaşık 10 defa izlemiş biri olarak her izleyişimde yeni bir katmanda yeni anlamlar çıkardığımı söyleyebilirim. Nedeni de aslında filmin temelde benliğin özgürleşmesi anlamında çok net, çok çarpıcı önermeler sunması. Bildiğiniz gibi Truman Burbank, istenmeyen gebelik sonucu ailesi tarafından reddedilerek doğan bir bebek. Dünyaya daha en başından sahipsiz geliyor. Film boyunca Truman’ın gerçek anne babasından hiç bahsedilmemesi, üvey babasının bile hayatının bir döneminde olmaması, pasif olması Truman’a bir nevi İsa sembolü veriyor. Bir yönetmen olan Christof Truman’ı yapım şirketine evlatlık olarak alıyor. Ki Christof isminin anlamı: “İsa’yı taşıyan”. 🙂 Böylece Yönetmenimiz Christof yani İsa’yı taşıyan, Truman’ı yani babasız doğan İsa’yı taşımaya başlıyor. Truman var olduğu andan itibaren meraklıydı. Truman’ın seçilme sebebi de zaten bu keşfetme merakı ve aceleciliğiydi. Filmde bu bölüm Christof’un ağzından şöyle anlatılır:

“O daha doğumunda bile meraklıydı. 2 hafta erken doğum. Neredeyse biz daha stüdyoları kurmadan doğacaktı. Ana rahmini terk etmedeki isteği bizim onu seçmemizdeki en önemli nedendi. İstenmeyen diğer beş hamilelik içinden bu şovun yıldızı doğum tarihine göre seçildi… Truman yarışı önde bitirdi.”

Bu anlatım elbette spermin yumurtayı döllemesi yarışına da gönderme. Yarışı en önde bitiren sperm yumurtayı döller. Yani o kubbenin, o dış dünyadan izole kürenin içine girer. Tıpkı Truman’ın içine doğduğu “Seaheaven Adası” gibi… Seaheaven malumunuz deniz ve cennet kelimelerinin birleşimi ve anlamı denizle çevrelenmiş cennet demek. Truman bu adacıkta gözlerini açtığında, varoluşunun ilk anlarından beri içinde var olan merak ve keşfetme duygusu ile içinde bulunduğu adanın sınırlarını aşmaya çalışıyor. Yani Truman’ın benliği, salt içine doğduğu çevreyi algılamakla kalmıyor; her algı sonrası içindeki benliğin kendi içine çökmesinden mütevellit, yeni edindiği biliş ve deneyimlerle benlik algısını genişleterek çevrenin sınırlarına ulaşmaya çalışıyor. Öyle ki, Christof yani yönetmen, kendi benlik algısının dışına çıkmasın ve “masum, saf” kalsın diye Truman’ı kendi yarattığı cennette tutmak için Truman’a yapay bir korku veriyor. Küçükken babasını denizde sahte bir kurguyla kaybederek Truman’a denizden korkma duygusu veriyor. Böylece Seaheaven ismi denizle korunmuş bir cennet olma anlamında çıkarak korkuyla korunan bir konfor alanına dönüşüyor. Keza Truman Seaheaven içinde güvende, kötülüklerden uzakta ve saf. Tıpkı bir melek gibi. Yönetmen bu durumu filmde şu repliklerle ifade ediyor:

“Truman: Hiçbir şey gerçek değil miydi? Yönetmen: Tek gerçek sendin. İzlenmek için bu kadar güzel olan şey de buydu.”

Fakat Truman 30’lu yaşlarına geldiğinde içindeki bu sınırların ötesine dair merak ve bilme isteğinin, arzusunun karşı konulmaz olduğu bir noktaya geliyor. Ergenlik yaşlarında yaşadığı gerçek aşk deneyimi, bu isteğin muazzam bir körükleyicisi oluyor. Keza gerçek aşk, insan benliğinin sınırlarını genişleten bir deneyim. Sebebi de kendi benliğinizin yani kendi kara deliğinizin aslında başka bir benlikle yani başka bir kara delikle birleşmesi. Artık kendi içinize çökmenin yanında başkasının da içine çöküyorsunuz ve o başkası da sizin içinize çöküyor. Filmde, bu benlik genişlemesi metaforik olarak o kadar güzel sembolize edilmiş ki, senarist Andrew Niccol’a hem kıskançlık hem de hayranlık duymamak elde değil. Ki zaten daha pek çok zamanın ötesinde filmin de senaristi… Şöyle ki, Truman’ın aşık olduğu kadın (ki ismi Lauren; bilgelik demek) Truman Show’dan çıkartılırken Fiji’ye götürüleceği söyleniyor. Fiji, Seaheaven adasının dünyadaki tam aksi yöndeki yerinde bulunan yer. Yani Truman’a fiziksel olarak en uzak yere götürülüyor. Truman’ın sevdiği kadına yani Lauren’e yani bilgeliğe ulaşması için çok fazla deniz ve okyanus aşması gerekiyor. Daha denizin üstündeki bir köprüde bile yürüyemeyen, korkan bir insan için ne kadar zor bir hedef… Fakat bu mesafe algısı aynı zamanda Truman’ın bilincinin daha da genişlemesi, uzağa gitmesi anlamına geliyor. Bunu da ancak korkularını yenerek yapabilecek.

Lauren’in rozetinde yazan: “Nasıl sona erecek?”

Yönetmen Truman’ı kendi güvenli benliğinde tutmaya çalışırken Truman’ın tüm engellere karşı bilincini genişletmeye çalışma süreci, insanın sürekli yeni verilerle bilgi ve deneyim elde etmeye çalışmasına benziyor. Çünkü edindiğimiz deneyimler ve bilgilerle aslında benlik algımız, ben kimim sorusuna cevabımız genişliyor.  Bu genişleme çoğu zaman korkulara takılıyor. Fiji’ye, yani dünyanın diğer ucuna, yani bilincimizin sınırlarının dışına gitmek için önce korkularımızı aşmamız gerekiyor. Hepimizin başına gelmiştir. Bazen bir bilgiyi öğrenmekten bile korkarız. Bu bilgi bana fazla deriz. Belki içimizde tabular vardır ya da kök inançlarımız o bilginin, bilincin söylediği şeyi anlamak için aşmamız gereken okyanusları oluşturur. Fakat filmde şunu anlarız ki Lauren yani bilgelik yani aşk ya da bilgelik aşkı (Philo-Sophia) aslında Fiji’de filan değil. Aynı ülkede. Truman’a söylenen bir yalan sadece aşkının dünyanın öbür ucunda olduğu. Truman’ın tek yapması gereken şey birkaç km’lik deniz yolculuğunun ardından çıkışa ulaşması. Yani hakikat belki de çok yakınımızda ama bize söylenen şeyler yüzünden çok uzakta sanıyoruz.

Her şeyin ötesinde aslen Truman’ın yapmaya çalıştığı şey benliğini özgürleştirmekti. Filmin başında en yakın arkadaşının da söylediği gibi Truman Show evreni, her şeyin kontrol altında tutulduğu bir evren. Yönetmen bunu şu sözlerle anlatır:

“Bizler evrensel gerçekleri, bize sunulduğu kadarıyla biliriz.”

Truman’ın benliğini genişletmesi için salt ona sunulan verilerin dışına çıkıp kendisini sonsuz olasılığa açması gerekiyordu. İçindeki o güdü, yani bilme, deneyimleme, keşfetme ve anlama güdüsü bir kara delik gibi etrafındaki evreni yutarken o da sınırların dışına çıkabildi. Böylece benliğini özgürleştirebildi.

Elbette Truman sadece daha dar bir algılar dünyasından daha geniş bir algılar dünyasına geçti. Fakat film aslında anlatmak istediği şeyi dar bir deney tüpünde anlatıyor. Truman’ın yönetmenin dünyasından çıkıp gerçek dünyaya adım atmasından sonraki yaşamında da gerçekliğin ötesine geçme, keşfetme isteğinin duracağını söyleyebilir miyiz?

Belki de hepimiz hali hazırda bir fanusta yaşıyor ve evrensel gerçekleri bize sunulduğu kadarıyla biliyoruz. Evet, tıpkı Truman’ın her sabah evden çıkarken kapıyı açması gibi iç kapılarımızı açtık ve verilerin, bilgilerin, deneyimlerin bize akmasına izin veriyoruz ama korkularımızı aşıp tüm stüdyonun, tüm var oluşun kapılarını açtık mı? Açabilir miyiz?

Cevabım: Bilmiyorum. Anlamak için de sanırım önce korkularımızı aşıp o kapıya varmamız gerek. Kapıdan çıkmadan önce de…

Olur ya belki sizi göremem… İyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.

🙂

Bildiğiniz gibi Zamanın Ötesi blogunda reklam bulunmuyor. Blogtaki özgün içeriklerin entropiye bile karşı gelerek sonsuza dek internette var olmasını istiyoruz. Bunu sağlamak için, reklamlar yerine web site hosting barındırma giderlerine destek olmak isteyen herkesin katılımını sağlamak adına farklı bağış rakamları belirledik. Her bağış size özel sürprizler içeriyor. Detaylar aşağıdaki butonda! 🙂

4 Yorum yapılmış, sen de yazsana :)

  1. “Korkar durur gitmez
    Köyün en son çitine
    İnanır o sınırda dünyanın bittiğine
    Ünzile insan dölü
    Bilinmezlere gebe
    Sırların mihnetini
    Yükleyip de beline”
    Truman ile Ünzile arasındaki farkı/benzerliği bulalım 🙂
    Mark Twain’ın “İnsan nedir ” de anlattığı üzere; insan ona sunulan veriler ile çalışan bir makina olduğunu varsayarsak (ki, benliğimizin içine doğduğumuz aile, sosyal çevre, değer yargıları içerisinde oluştuğu fikrine ben de katılıyorum) korkularımızı aşıp sonsuz olasılığa açıldığımızda, stüdyonun dışına çıktığımızda “benliğin özgürleşmesi”ni sağlayabilir miyiz? Matrixin farklı bir varyasyonunu yaşayıp buna özgürlük diyebilir miyiz? Belki de özgürlük sadece içinde olduğu senaryoyu farketmektir, benliğinin ona sunulan verilerle oluştuğunu bilse bile…
    **Yine detayları simgesel dille analiz eden ve tümevarımla farkındalıklı düşünmeye sevkeden keyifli ve güzel bir yazıydı, emeğine sağlık.:)

    • Çook teşekkürler Figen. Güzel bir gönderme “Ünzile” eklemen. 🙂 Kesinlikle bahsettiğin özgürlük dilemmasına katılıyorum. O nedenle başlığı zaten benliğin özgürleşmesi olarak aldım. Truman’ın mekan değiştirmesi aslen sadece bir metafor. Aslen bilinci özgürleşiyor.

  2. Benlik tanımınız oldukça çarpıcı. Kendimiz olma halini algılamak.. Bunu fark edince gördüğümüz şey ise bir önceki yorumda söylendiği gibi, Matrix içinde olduğumuzu, yada Truman gibi devasa bir stüdyoda olduğumuzu fark ediyoruz. Benim kendi kullandığım kelime ise kafes.
    Çünkü öncelikle bedenimizin içinde kapalıyız.Tıpkı hiç ışık görmeyen, sahip olduğu milyarlarca sinir ağına rağmen asla dünyayı bizzat deneyimlemeyen beynimiz gibi, dış dünyayı hiç bilmiyoruz. Tek bildiğimiz beş duyumuzdan gelenler. Bunun azımsanmayacak bir veri olduğunu kabul etsem de bir şeyleri anlamaya yeterli olacak kadar çok değil. Belki de beyin o yüzden izole. Dış dünya dediğimiz, beş duyumuzla algılamaya çalıştığımız dünyanın etkilerinden uzak kalıp başka dünyalara, boyutlara veya frekanslara odaklanabilmek için.
    Yine de ben beynimim, ben dediğim düşüncelerim, zihnimim diyemiyorum. Bundan ötesi olması gerek.
    Ben, bedenim ve zihnimden öte bir “şey”im; bunu ruh diye adlandıralım. Beden içinde, zihin denilen bir “uzam”a sahip bir ruh. Beyin denen cihazı tam olarak keşfedip kullanamayan, farklı frekanslara ayarlayıp evreni farklı şekillerde algılama konusunda çok da büyük adımlar atamayan bir ruh.
    ,Bugün canım yemek yemek istemiyor,, “Bugün canım spor yapmak istemiyor”, “Canım istiyor”, “Canım istemiyor”… Bedenimiz bize ne çok şey emrediyor. Adeta sadece kafesimiz değil, aynı anda gardiyanımız gibi.
    “Şimdi şurda bi mangal yapsaydık”, “Keşke çok param olsaydı”, “Evrende başka yaşam şekilleri varmı acaba?”…
    Zihnimiz ne çok yere uzanmaya çalışıyor. Ama bir çoğu bedenimiz için. Benlik için ne kadar az şey yapıyoruz. Çoğu zaman bedenimizi, kafesimizi genişletmekle uğraşıyoruz. Adeta kafesimizin metrekaresini çoğaltmak, daha lüks olmasını sağlamakla uğraşıyor zihnimiz. Oysa bazen bunu yaparken bile kafesimize zarar veriyoruz.
    Oysa derdimiz kafesimiz mi?
    Özgürleşmek bu mu?
    Miraçtan anladığımız bu mu?
    Bu yaşamda vermemiz gereken en büyük derslerden biri bence benliğimizi, ben denilenin kim olduğunu keşfetmemiz ve kafeslerimizden çıkmamız. Bunun ilk adımı da kafesimizi farketmemiz. Tıpkı Truman’ın etrafındaki stüdyoyu farketmesi gibi. Aslında ipuçları etrafımızda. Truman’ın her sabah aynı saatte, aynı şekilde geçen arabaları, insanları fark etmesi gibi bir takım desenler var. Üstümüze illa da gökten kamera düşmesi gerekmiyor; ki bazılarımızın üstüne düşüyor.
    Kafesimizi fark edince de artık onu zorlamamız gerek. Elbette bir anda çıkamayacağız. Yıllar içinde hem biz, hem toplum, çevre, aile, bu kafese bir çok kilitler vurduk. Bunlardan vazgeçmek, cebimizdeki anahtarları çıkartıp kilitleri açmak, anahtarı yoksa anahtar aramak, yada kilidi kırmak. Bunlar küçümsenecek adımlar değil. Ama özgürlük ne kadar değerli, kilitler daha mı değerli, ölçüp biçecek olan biziz. Yani “Ben”.

    • “Zihnimiz ne çok yere uzanmaya çalışıyor.” ifadeniz çok hoş ve çok yerinde. Hakikatten de insan zihni doğaya hükmetmeye çalışmaktan, marsta koloni kurmaya ve hatta evrenin ötesine dek uzanmaya çalışıyor. Bu da sizin tabirinizle kafesinden çıkmak istemesinin bariz bir göstergesi. Hatta bir adım ileri gidip, biz bunun farkında olmasak da gerçekleşen bir süreç diyebiliriz. Fakat işaret ettiğiniz gibi farkında olmak bir adım öteye, zamanın ötesine taşıyor bizi. Sürecin içinde ordan oraya savrulan değil, sürecin kendisi haline getiriyor.

Lütfen düşüncelerini yaz, bu yorum alanı senin için :)