Dünyanın En Kötü İnsanı Film Analizi

Ortalama okuma süresi 6 dk.
Dünyanın En Kötü İnsanı Fragman

Dünyanın En Kötü İnsanı film analizini yapacağımız bu yazıda sadece filme değil, kendimizi bulma yolculuğumuza da odaklanacağız. Bu blogun ana teması olan “ben kimim” sorusunun cevabını, filmin ana karakterini bir örnek şablon olarak kullanıp arayacağız. Keza “Julie” isimli karaktere hayat veren, rol yapmanın ötesinde karakteri yaşayan, yaşatan Renate Reinsve; 2021 Cannes Film Festivali’nde, filmdeki performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandı. Bu bağlamda filmi izlemeyenlere sırf sinematografik görsellik ve oyunculuklar için bile izlemelerini öneririm. Norveç yapımı bir film olmasına rağmen karakterler ve hikayeyle bağ kurabiliyor, dahası katharsis yaşayabiliyoruz. (Ayrıca film hiç de sıkıcı değil, izlemesi yormuyor 😉 )

The Worst Person in the World (Verdens Verste Menneske) filmi en başından itibaren bize bir genç kızın kendini bulma hikayesini izleyeceğimizi vadediyor ve film boyunca gerçekten de salt kendi kimliğini, ne istediğini bulmaya çalışan bir kızı izliyoruz. Fakat bu arayış esnasında sevdiği insanları kırıp, ezip geçebiliyor. Çünkü kendimizi bulmak, ait olduğumuz yeri keşfetmek için önce bir şeyler inşa etmeli, denemeler yapmalı ve kendimizi farklı sahnelerin içinde görebilmeliyiz.

dünyanın en kötü insanı film eleştiri

Her sahne sonunda doğal olarak dekor yıkılır ve düzen bozulur, bu da başkalarını üzmemize sebep olur. Tam da bu nokta aslında filmin isminin neden böyle seçildiğini açıklığa kavuşturuyor. Çünkü kendimizi arayış yolculuğumuzda her yıkılan sahne, her bozulan düzen, terk ediş, bırakış ve ayrılış bize kendimizi kötü hissettirir. Kendimizi gerçekten de dünyanın en kötü insanı gibi hissederiz.

Filmin tüm özeti aslında ana karakter olan “Julie”’de değil de, partide tesadüfen tanıştığı “Eivind” adlı karakterin hikayesinde. Eivind’in eşi Sunniva militan bir aktivist. Tüm dünyadaki iklim değişikliği ve çevre kirliliğinin sebebinin batı toplumlarının tüketim alışkanlıkları olduğunu düşünüyor ve sürekli bu suçluluk duygusuyla yaşıyor. Hatta dünyanın en kötü insanı filminden şu replik konuyu özetliyor:

“Batı toplumlarına özgü suçluluk duygusu adeta vücut bulmuş, koltukta yanında oturuyordu. Eivinind kendini dünyanın en kötü insanı olarak hissediyordu.”

Sunniva’nın hayattaki tek odağı bu olduğu için yanındaki kişileri de aynı “dava”’ya sürüklüyor, onların ne hissetttiğini, ne istediğini görmüyor. Yani aslında bencilce yaşıyor. Keza kocası Eivind’i de kendi hayat standartlarıyla aynı şekilde yaşamaya zorluyor. Eivind başta buna uyum sağlasa da zamanla kendi benliğinin, karısının benliğinde eriyip yok olmaya başladığını hissediyor. Tüm dünyaya zarar veren kötü biri olma suçluluk duygusuyla birleşerek amaçsız bir ruha dönüşüyor. Aynı şekilde Julie, karikatürist kocası Aksel ile başta muazzam bir sevgi ve uyum içinde olsa da zamanla Aksel’in kendi davasında, kendi filminde bir yan rol olarak hissetmeye başlıyor. Aksel karikatür sanatında kendi mücadelesini verirken, kah başarılarıyla kah tartışmalarıyla hayatta bir yer edinirken Julie kendini bu filmin bir seyircisi olarak hissediyor ve bağlantısı kopuyor. Hem Aksel ile hem de hayatla. Keza Julie de kendi davasını, kendi tutkusunu bulmak istiyor. Başkalarının tutkularını izleyerek yaşamak değil.

Eivind ve Julie tam da bu hislerdeyken “tesadüfen” tanışıyorlar çünkü ikisinin de çözülmesi gereken bir düğümü var ve kimyadaki “benzer benzeri çözer” prensibiyle birbirlerini çözüp düğümlerini çözmeye başlıyorlar. İşe de yarıyor, ikisi de yan yanayken kendilerini daha bir “kendi” hissediyorlar, bireysel benliklerini daha özgürce yaşıyorlar. Fakat Julie, Eivind’in aslında başkalarının hayatlarında yan rol olma isteğinin daha baskın olduğunu fark ediyor. Bunu da, Eivind’e söylediği: “50 yaşına dek garsonluk yapsan gıkın çıkmaz ama ben daha fazlasını istiyorum” sözünden anlıyoruz. Julie’nin her şeyini onaylayan, kendi hayatını değil Julie’nin hayatını önceleyen biri de Julie’yi kesmiyor. İstediğinin bu da olmadığını anlıyor ama bunu anlaması için bu deneyimi de yaşaması gerekti.

Bunun yanı sıra, karikatürist Aksel karakteri de bir çözücüydü ve ne Julie, ne de Aksel tüm düğümlerini çözmeden ayrılmışlardı. Julie’nin sorunlu babasının bir yansıması olan (şifalandırıcı bir yansıma) Aksel, babasının hastalığının bir benzeri ama daha kötüsü olan prostat kanserine yakalanıyor. Hem de Julie onu terkettikten sonra, o stres ve acının üzerine… Aynı anda Julie, Eivind’den hamile kalıyor. Aksel kanser sebebiyle öldüğü anda da, Julie bebeğini düşürüyor. Bu sahne muazzam bir metafor çünkü Julie babasıyla ilişkisini Aksel’de düzeltmeye çalışıyor, yapamıyor, akabinde Aksel’i terkediyor yani babasının yansımasından kendisini koparıyor. İstemediği bir ilişki içerisindeyken içinde babasının bir yansımasını büyütüyor ve babasının yansıması olan eski eşi Aksel ölürken içindeki kendince travmalara sahip olduğuna inandığı bebek de onunla birlikte ölüyor. Nitekim bu sebeple düşük yaptığını gören Julie’nin yüzünde büyük bir rahatlama görüyoruz.

Görüldüğü gibi kendimizi arayış yolculuğumuz bazen başkalarına zarar veriyor olabilir. Başkalarını kırıyor olabiliriz. Kendimizi dünyanın en kötü insanı olarak görebiliriz. Ya da başka insanları yargılayıp, “şuna bak sevdiğine ne kötülükler yaptı” diyebiliriz. Fakat her insan hikayesi kendine özgüdür ve bir başkasını kırmamız da kırdığımız kişinin kendi hikayesinde bir öğrenme / deneyimleme alanı olabilir. Bu üst üste biriken suçluluk duyguları daha fazla travmadan başka bir şey üretmez. Keza yanlış bir ilişki / iletişim / etkileşimde olduğumuzu hissetmemize rağmen, başkalarını kırmamak adına o ilişkide kalmak da daha büyük yanlışları doğurur. Kendimizden uzaklaşmamıza sebep olur.

Özetle bazen Aksel, Sunniva yada Julie’nin babası gibi kendi tutkumuza takılı kalıp etrafımızdakileri, en sevdiklerimizi bile görmez oluruz. Bazen Eivind gibi başkalarının hayatlarında sürekli yan rolde kalmayı ya da seyirci kalmayı yeğleriz. Fakat en nihayetinde ÖZ benliğimiz bizi Julie gibi ait olduğumuz yeri bulmaya zorlar. Eğer “kendimiz” olabildiğimiz yerde değilsek; tüm hayatla senkronumuz kayar, rezonansımız bozulur. Bu yolculuk esnasında kendimizi dünyanın en kötü insanı gibi hissettiğimiz zamanlar kadar, herkesçe övgü alıp yerlere göklere sığdırılamadığımız anlar de olur. Keza hayat budur. Yerle göğün, iyi ile kötünün, cennet ve cehennemin birleştiği yer. 🙂

“Tüm dünya bir sahnedir. Yalnızca birer oyuncu olan kadınlarla erkeklerin sahneye girip çıktığı. Ve tek bir insanın ömrü boyunca pek çok rol oynadığı.”

William Shakespeare

Hepimize iyi oyunlar, iyi seyirler. 🙂

Filmin müziklerinden biri olan “I Said Goodby To Me” parçası ve sözleri:

I said goodbye to me
I looked in the mirror
Then I began to cry
I’ll leave my things behind for all to see

And hope that she will understand why
Ending the game is like changing the name of your favorite song
Step out of rhyme for the very first time and the song is gone
There’s nothing left to say

I’ll pack up my memories then I’ll walk away
I hope I’m doing right, but by tonight
The horse and coach will be on his way
I said goodbye to me

I looked in the mirror
Then I began to cry
I’ll leave my things behind for all to see
And hope that she will understand why


Bildiğiniz gibi Zamanın Ötesi blogunda reklam bulunmuyor. Blogtaki özgün içeriklerin entropiye bile karşı gelerek sonsuza dek internette var olmasını istiyoruz. Bunu sağlamak için, reklamlar yerine web site hosting barındırma giderlerine destek olmak isteyen herkesin katılımını sağlamak adına farklı bağış rakamları belirledik. Her bağış size özel sürprizler içeriyor. Detaylar aşağıdaki butonda! 🙂

Lütfen düşüncelerini yaz, bu yorum alanı senin için :)