Her Şey Her Yerde Aynı Anda Film Analizi

Ortalama okuma süresi 6 dk.
Her Şey Her Yerde Aynı Anda Altyazılı Fragman

Her şey her yerde aynı anda film analizi yaparken konuya paralel evrenlerde geçen felsefik bir bilim kurgu filmi olarak mı yaklaşacağız yoksa sadece küçük bir ailenin fertleri arasında geçen kendini ve başkalarını kabul etme hikayesi olarak mı diye çokça düşündüm. Aslında her ikisi de, keza film hem ismiyle hem de finaliyle her şeyin aynı anda her yerde olabileceğine bizi ikna ediyor. Gelin birlikte aynı anda hem muazzam basit hem de muazzam sıra dışı bu filme yakından bakıp kendi adımıza neler çıkartabiliriz anlamaya çalışalım.

her şey her yerde aynı anda analiz

Yıllardır bu blogta var oluşumuz, anlam arayışımız ve kaos üzerine çokça yazı paylaştık o nedenle Everything Everywhere All at Once filmi bu yazıların birebir uygulaması adına güzel bir düşünce deneyi. Bir önceki yazımda (Evrenin Yaratılış Sebebi: Anlamak ve Anlaşılmak) tüm varoluşumuzun nasıl da anlam arayışımızdan geçtiğini somut örneklerle aktarmaya çalışmıştım. Her şey her yerde aynı anda filmi, evrenin ve insanın anlam arayışının karşısına mutlak kaosu yani anlamsızlığı, teknik tabiriyle nihilizmi koymuş. Böylece bu iki ana etmen yani anlam arayışı ve anlamsızlık bir anne kız hikayesi üzerinden çatıştırılıyor, ki ironiktir; anne ve kız arasındaki iletişim gerçekten de aynı anda hem rekabet, hem çatışma hem de muazzam bir sevgi barındırır.

her şey her yerde aynı anda analiz

Sıradan Bir Aile Hikayesi

Ana kahramanımız Evelyn, babası tarafından hiç takdir edilmemiş biri olarak yetişiyor. Hayatı boyunca babasını mutlu etmek adına onun her istediğini yapıp kendi istek ve arzularından feragat ediyor. Buna karşın yine de takdirini kazanamayıp mutsuz bir hayat sürüyor. Evelyn ile Waymond’un evliliğinden Joy isimli kızları meydana geliyor ve Joy’un yaşadığı şeyler benzer bir döngü içerisinde Joy’un da başına geliyor: Joy annesinden beklediği takdir ve sevgiyi göremiyor, özgürce kendi istediği şeyleri yapamıyor ve hep bir kabullenme – kabul edilme savaşı içerisinde oluyor. Keza annesi Joy’un sevgilisi olan kız arkadaşını kabullenemiyor ve hatta Joy’un dedesine sevgilisi olarak değil, yakın arkadaşı olarak tanıtıyor. Bu kabullenemeyişler neticesinde Joy aslında yaptığı ya da yapmadığı her şeyin anlamsız olduğunu düşünmeye başlıyor keza annesinin yaşadığı hayatı görüyor. İstediği hiçbir şeyi yapamamış, umutsuz bir kadın olarak yaşayan annesinin tüm bunlara neden katlandığını anlamıyor ve aslında hepsinin de manasız olduğunu düşünüyor. Joy’un annesi Evelyn, kendi körlüğünden kurtulup kızının ne hale geldiğinin ve ona ne yaptığının farkına varıp kendi hayatına bakış açısını değiştirmeye başlıyor. Hayatı boyunca yaptığı seçimlerle çok daha iyi yerlerde olabilir, bir opera sanatçısı ya da kungfu ustası olabilirdi. Fakat o bu hayatı seçti. Şimdi, yaptığı seçimlere farklı bir gözden bakmaya başlıyor.

her şey her yerde aynı anda analiz

Her Şey Her Yerde Aynı Anda: Amor Fati

Aslında bu görüşe aşinayız: Amor Fati. Blogta da çokça bahsettiğimiz, hatta üzerine özgün bir kısa öykü de yazdığımız Nietszche görüşü: “Kaderini sev”.

“Kaderini sev. Önce zorunlu olanı iste, sonra da istenileni sev;  ‘böyle oldu’yu böyle istedim’e dönüştür.

Friedrich Nietzsche

Evelyn kızına ulaşabilmenin tek yolunun önce onu anlaması gerektiğinin farkına varıp anlamsızlığın, hiçliğin kollarına kendisini bırakıyor ve aslında bu bırakış onu muazzam bir mana bütünlüğüne getiriyor: Şu an hayatımda yakındığım her şey anlamsız. Keşkelerim, yapmak isteyip yapamadıklarım, olduğum yer… Madem ki hepsi manasız o halde tıpkı kızımın ismi gibi eğlenmeme (Joy), yaşamama bakayım. Kimseyi üzmenin manası yok, keza hiçbir şey için bu denli hırs yapmanın ya da kahrolmanın anlamı yok.” Yani Joy’un üzülüp de hayatın anlamsızlığına sarılması Evelyn’in üzüntüsünü yok eden, hayata bakış açısını genişleten, ferahlatan bir şeye dönüşüyor. Akabinde Evelyn kızını da aynı bakış açısında buluşturuyor ve bütün aile şifalanıyor.

Kahramanın Yolculuğu

Bu açıdan bakıldığında, hikaye “Oz Büyücüsü” masalına çokça benziyor. “Oz Büyücüsü” hikayesinde de kahramanımız Dorothy çiftlik evinde sıradan bir hayat yaşarken, maceralarla dolu bir serüvene atılır, olabileceği muazzam potansiyelleri keşfeder fakat hepsinin bir illüzyon olduğunu fark eder. O sıkıcı çiftlik hayatına geri döner.  Çiftlik ve içerisindeki insanlar aynıdır, görünürde bir şey değişmemiştir ama Dorothy aksine hayatından çok daha haz almaya başlar çünkü çıktığı macerada deneyimlediği şeyler artık bakış açısını değiştirmiştir. Keza Evelyn’in ailesi de aslında aynı çamaşırhanede aynı hayatı yaşamaya devam edeceklerdir fakat artık olumsuzluklara tutunup birbirlerini germeyi bırakacaklardır. Çünkü olumsuzluklara tutunmanın hiçbir manası yok, anlamsız. 🙂 Bu bana çok büyüleyici geliyor çünkü negatif, olumsuz bir şeyi alıp (kaos, anlamsızlık, boşluk) onu bir katalizör olarak kullanmak ve iyi bir şey yaratmak muazzam bir simya. Benzer bir metaforu Christopher Nolan’ın “Batman Kara Şövalye” üçlemesinde görmüştük. Orada da Bruce Wayne küçükken yarasalarla dolu bir kuyuya düştüğü için yarasa fobisi oluşuyordu ve bu korkusu yüzünden anne ve babası öldürülüyordu. Bruce Wayne yarasa korkusunu bir katalizör olarak kullanıp yarasa kıyafetine büründü ve Batman olarak suçluların korkulu rüyası haline geldi. Yani korkuyu dönüştürdü. Her şey her yerde aynı anda film yorumu yaparken de benzer bir yaklaşımı görebiliriz. Evelyn, Joy’un içinde bulunduğu kaosu kendi üzerine giyip onu daha büyük bir şeye dönüştürüyor. Anlamsız bir şeyi bile anlamlı bir şeye dönüştürüyor. Bu, varoluşun nihai kozmik şakası. 🙂

Everything Everywhere All at Once Sembolizm

Filmdeki sembolizme gelince; Joy evrendeki her ama her şeyi üzerine koyduğu yuvarlak çörek şeklindeki evren aslında hakikatten de bizim evrenimiz. Keza bazı matematiksel modellere göre evrenin şekli torus olarak bilinen geometrik şekle benziyor. Joy’un kaos çöreği gibi bizim evrenimiz de çörek büyüklüğünde bir kaostan meydana geldi. Yani kaostan düzen doğdu. (Ordo Ab Chao) Keza film finalinde de kaostan doğan düzeni net bir şekilde görüyoruz.

Özetle “Everything Everywhere All at Once” filmi evrendeki düzenin ya da düzensizliğin bizatihi hayatlarımızda bir yansıması olduğunu, ufak bir aile dramında bile muazzam fizik yasaları olduğunu hatırlatıyor. Dahası, tüm olumsuzlukların, içimizdeki boşlukların, hayatın kaosunun dahi bizim için olduğunu hatırlatıyor. Her şey, her yerde, aynı anda yaşanabilir ve bu anlamsızlık değil, bizatihi mananın kendisidir. Çünkü her şey sensin. Her yerdesin. Aynı anda, kendine ve her şeye aynasın. Evrenin aynısı, aynasısın.

İlgili yazı:   Varoluşçu Filmler Listesi

Herpinizle, her yerde, aynı anda, manasızlığın bile manaya dönüştüğü bir bilinçte buluşmak üzere… 🙂

Not: Bu filmle çok ama çok ilintili bir başka nihilizm – anlam çatışması filmi ve analizini okumak için: The Zero Theorem – Sıfır Teorisi


9 yorum yapılmış, sen de yazsana :)

  1. Merhaba Sevgili Zamanın Ötesi,

    Sanırım blog sayfanızı 2013’den beri takip ediyorum. Çoğu yazınızı okudum. Arkadaşlarıma da hep tavsiye etmişimdir. Öncelikle bizi böyle derinlikli içeriklerle buluşturduğunuz için çok teşekkür ederim. Her şey her yerde aynı anda filmini de en kısa sürede izleyeceğim. Aslında benim size sormak istediğim bazı sorular var. Yazılarınızdan anladığım kadarıyla bir arayıştasınız. Aslında bu bloğu okuyan herkes bir miktar arayışta sanırım:) Ancak bu arayıştan ulaşılacak bir yer yok. Yani en nihai nokta aslında var olmadığımızı yani en azından toplum ve aile tarafından tanımlandığımız ‘kişi’ olmadığımızı idrak etmek. Hiç bir kişi olmamışız aslında, kişiliğimiz de bir ilizyonun parçası. Bu durumda bu boşluk ve anlamsızlık duygularıyla nasıl baş ediyorsunuz? Herhangi bir yönteminiz var mı? Yoksa her şeyi akışına mı bıraktınız? Eğer doğmadıysak ve ölüm de aslında yoksa biz neyiz? Kafamda deli sorular 😀 Kusura bakmayın baya karmaşık yazdım, ama bu aralar zihnim karmaşık zaten. Sevgiler…

    • Sevgili Berika,

      Öncelikle samimi yorum için çok teşekkürler ve evet nokta atışı bir gözlem yapmışsın. Gerçekten de bu yazıyı da yazarken kendi yolculuğum esnasında düştüğüm boşluklardan, anlamsızlıklardan ve nihilizmden bahsedip bahsetmemekte kararsız kalmıştım. Sonra yazıyı kısa tutup okuru sıkmamak adına hiç değinmemeye karar verdim ama ironik sen açtın konuyu. 🙂 Aslında şu an yaşanan bu basit durum bile senin soruna benim kişisel cevabımdır. Çünkü anlam arayışı ya da boşluk bizim bakış açımızla ilgili. Gözümün önünden her tarafı çileklerle kaplı bir bisiklete binmiş çilekten bir adam geçebilir ve ben hiç bir anlamı yokmuşcasına kafamı bile kaldırmadan boş boş kaldırım taşlarını izleyebilirim. Ya da fotoğraf makinemi çıkartıp bu eşsiz görüntüyü yakalamaya çalışıp andan keyif alırım. Bu seçim tamamen benim özgür irademin bir eylemi olur ve işte bu noktada tüm illüzyon çöker. Keza hakikat; “ben benim” diyenindir. 🙂

      Evet, dediğiniz gibi toplum ve aile tarafından tanımlanmış benliğimiz bir kurgu. Biz o değiliz. Bu veriniz cepte dursun. Şimdi bu bilgiden sonra ya tamamen boşluğa düşüp; “Zaten karakterim bir illüzyonun parçası, benliğim aslında hiç yok bile, o nedenle her şey anlamsız” deyip kendimi muazzam bir boşluğa bırakabilirim. Ya da “Woow demek ki her şey bir illüzyon o halde puppet master kim ya da neyse onu bulabilir dahası onun kendisi olabilirim” deyip bu gizemli kutuyu çözmeye çalışabilirim. Bu iki seçenek arasından hangisini seçeceğine karar veren kim? İşte bunu düşünmek bile muazzam bir deneyim. 🙂 Özetle soruna cevabım bu gizemi çözme güdüsü. Bahsettiğin duygularla böyle başa çıkıyorum. Bu makinenin nasıl çalıştığını anlama merakım benim yolda ilerlememi sağlayan motorum. Ve evet bir yere varılmayacağını biliyorum ve düşündüğünün aksine bir yere varılamayacak olması benim gibi klostrofobi sahibi birisi için sıkcıcı, kötü bir şey değil aksine hayat kurtaran bir şey. Eğer varılan bir yer olsaydı bir sınır da olurdu. Duvarlar olurdu ve o sınırlılıkta benliğim, ruhum daralabilirdi. Oysa şu an sonsuz sınırsız bir bilinç aleminde yolda veriler ve doneler toplayarak ilerliyoruz.

      Önemli olan da sanırım bu. Yani yoldan zevk almak. Tıpkı Oz Büyücüsü masalındaki gibi: “Dorothy Oz şehrine varmak için sarı taşlı yolun zevkine varmalıydı…” 🙂

  2. Eternalism + Modal Realism + ve bunların holistik yönü

    Eternalism : Varlıkların tüm zamanlardaki halleri şimdiki halleriyle eşit düzeyde gerçektir ve hep vardırlar.
    Ve
    Modal Realism : Tüm olası alternatif evrenler, içinde yaşadığımız evrenle aynı derecede gerçekliğe sahiptir.

    Ayrıca böyle grift bir varlığın bütünselliğinden doğan holistik yönü ise akıl almazdır… İşte “Her şey her yerde aynı anda” durumu bu.

    Tüm mümkün kader senaryoları eşit düzeyde gerçekse ve bunlar zorunlu olarak birbirine bağlı ise.. Ne garip, doğrusu bu düşüncenin yarattığı zihin durumunu tarif edemiyorum.
    Yıllar önce geliştirdiğim meditasyon tekniği de bu zihin durumuna neden oluyordu. Zaten ondan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı artık.

    Bir şiir aklıma geldi
    Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
    Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır

    Teşekkürler Ahmet

  3. Bir gece yatağa uzandığimda gözüm elime takıldı , uzun uzun baktım elimi tanıyamadım hantal ilkel bir sey gibi geldi Sonra bu benim kullandığım bir alet galiba dedim o an fark ettim kocamandım neredeyse tüm odayı dolduracak kadar hatta daha büyük Asıl benin o olduğunu anladım , sonra parmaklarıma hareket etmeleri için komut verdim ilk etapta hareket ettiremedim sonra yavaş yavaş parmaklarımı oynatabildim Sevgili Zaman Ötesi ben benim dedigimiz şey bu mu acaba ( nokta virgül herkes yerine lütfen ) .

    • Benzer bit deneyimi ben de yaşadım. 🙂 Kendi ÖZ benliğini tecrübe etme konusunda herkesin nevi şahsına münhasır bir deneyimi vardır. Bu öyle özel bir deneyim ki başka kimse deneyiminize bir etiket yükleyemez, doğrulayamaz ya da yanlışlayamaz. Adı üstünde; “ben benim” halidir bu. Siz bu deneyiminizi anımsarken evet budur diyorsanız ya da aklınıza ilk bu deneyim geldiyse zaten budur. 🙂

      Mesela bir başka blog okuru şöyle tarif etmişti: Araba sürerken başına gelmiş. Nasıl ki ben arabayı sürüyorum, ben araba değilim, sürücüsüyüm. Bedenim de benim arabam ve ben bedenim, zihnim değilim. Kendi bedeninin sürücüsü olduğunu idrak etmekle kalmamış (bu, sadece kuru kuru bir bilme hali değil çünkü) aynı zamanda deneyimlemiş. O nedenle evet, OOB yani Out Of Body deneyimlerine çokça benzer.

  4. Beden dışı deneyimlerin sadece ya uykuda ya narkoz altında gerçekleştigini biliyordum Demek uyanıkkende olabiliyormuş Teşekür ederim .

    • Asıl uyanıkken gerçekleşenleri zaten bu özel deneyimi yaşama sebebimiz. Yani bilinç saf ve açıkken bunu gerçekleştirebilmek asıl mesele. Bu genelde kendiliğinden, rastgele gibi görünen zamanlarda olur ama üstatlar bu bilinç haline istedikleri zaman geçebilirler ya da her an o halde olabilirler. Ki zaten filmde de buna biraz değiniliyor.

  5. Selam))hatırlamasakta bir şekilde bulunduğumuz suretimizden öncede vardık; sonsuza kadarda bir şekilde var olmaya hep devam edeceğiz.beden öncesi varlığımızı hatırlamasakta bilinmeyen herzaman bize malum olur(hissederiz,algılayan bilinç(adem) olarak)) …Varlığımız, yaratanın varlığı ile kaim olması nedeni ile şu an yaşadıklarımız, bizden açığa çıkarak bilinir olmaktadır. Bundan sonrada, sonsuza kadar, bizden yaratanın manaları, içinde bulunduğumuz her boyutta (dünya, ölüm ötesi, vb.) madde algısı oluşturarak bilinir olmaya devam edecektir. Bu yüzden de bizden bilinir olanların başı olmadığı gibi sonu da yoktur.şuan bu yazıyı yazarken ve sizde bunu okuyorken içinde var olduğumuz bu boyutta mana yüklü dalga boylarını veri tabanı (işletim sistemi) üzerinden dönüştürmemiz ile kendimizde oluşan somut algı varlığımızın kendi madde dünyasıdır. Bu yüzden her boyut varlığının kendi veri tabanı üzerinden oluşturduğu algı sistemi ile oluşan çıktı onun içinde bulunduğu boyutta kendi “madde âlemini” oluşturur.herşey heryerde aynı anda yaşananıyorsa ve bunu sürekli algılıyorsak ne mutlu bize))

Lütfen düşüncelerini yaz, bu yorum alanı senin için :)