Boyutsal Paralaks & Üst Boyutları Deneyimlemek (Kısa Öykü)

Ortalama okuma süresi 18 dk.

“Aşık olmak, hata yapabilen bir tanrısı olan din yaratmaktır.” —Jorge Luis Borges

“Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Aynalara ihtiyacımız var.” —Stanisław Lem, Solaris

“Evrenin itici güçleri ve onun bütün parçalarıyla üzerine kurulduğu yapı, fiziksel düzlemimizden farklı bir tezahür evresine aittir; alışık olduğumuz üç boyuttan başka boyutlara sahiptir ve alışageldiğimizden farklı bilinç biçimleriyle algılanır.” —Dion Fortune

Gece yarısının tekinsiz sessizliğinde, laboratuvarda kendi beynime otuz üç elektrot bağlarken bunun korkunç bir fikir olduğunun bilincindeydim. Zaten iyi bir fikir olsaydı gizlice yapmak zorunda kalmazdım.

Projem iki gün önce kurul tarafından reddedilmişti. Ödenek yoktu, insan deneyi onayı yoktu… Reddedilme gerekçe metni yirmi yedi sayfaydı. İlk yirmi altı sayfa güvenlik, son sayfa bütçe, son cümle ise nezaketti: *Çalışmanızın kuramsal değerini takdir ediyoruz.* Bilim insanına “hayır” demenin en etkili yolu, önce kuramını takdir etmektir. Ben de bilimsel yöntemin o pek tavsiye edilmeyen, karanlık basamağına geçmiştim: Madem kimse izin vermiyor, o hâlde denek sensin.

Bir pazar gecesiydi, saat 02.13. Enstitünün labirentvari koridorlarında benden başka hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Havalandırma derinden gelen bir hırıltıyla soluyor, köşedeki kahve makinesi kendi kendine tıkırdıyor, duvardaki acil çıkış levhasında koşan o yeşil, ışıklı adam resmi benden çok daha mantıklı bir yöne doğru ilerliyordu.

Telefonumun ekranı aydınlandı. Aslı’dan bir mesaj:

“Hâlâ laboratuvarda mısın?”

“Hayır, evdeyim.” diye yazdım.

Mesajın altındaki “görüldü” işaretine bakarken, yalanımın ne kadar çiğ durduğunu düşündüm. İnsan koskoca evreni bükebilirdi ama en yakın arkadaşını kandırmak çok daha ileri düzey bir teknoloji gerektiriyordu.

Başlığı alnıma geçirdim. Soğuk elektrotlar şakaklarıma, enseme ve kulaklarımın arkasına hummalı bir baskıyla yerleşti. Sağ koluma, acil bir durumda kendimi bayıltabilmek için bir damar yolu açmıştım. Nöroarayüz aşırı uyarım üretirse verilecek sakinleştiriciye bağlıydı. Sakinleştiriciyi otomatik sisteme bağlayamamıştım. O bölüme gelince bütçe gerçekten bitmişti.

Boyutsal Paralaks” adını verdiğim bu sistemi yedi yıldır tasarlıyordum. Paralaks, kelime anlamı olarak gözlemcinin konumundaki değişiklik nedeniyle bir cismin arka plandaki nesnelere göre bulunduğu konumun görünüşte yer değiştirmesidir. Basitçe; bir nesneye iki farklı açıdan veya gözden bakıldığında, nesnenin konumunda oluşan görüş açısı veya kayma farkıdır. Ben ise evrene, insan algısının hiç deneyimlemediği bir yönden bakarsak, nelerin yer değiştireceğini merak ediyordum. Fizik ile sinirbilimi arasında sıkışmış bir araştırmacıydım. Aslında zamanımın yarısını mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda atomların davranışını, diğer yarısını da oda sıcaklığında insanların neden birbirlerini anlayamadığını çözmeye çalışarak geçiriyordum. İkinci problem kesinlikle daha dirençliydi.

Sistem, zıt yönlerde ilerleyen iki atom bulutunun hareketini karşılaştırıyordu. Bilinen dört boyutta (3 mekan + 1 zaman) aynı yolu izlemeleri gereken atomlar arasında, tekrar eden küçük faz farkları ölçmüştük. Gürültü olamayacak kadar düzenli, keşif denemeyecek kadar küçüktüler. Ben bu farkların, uzay-zamanın içine kıvrılmış ek boyutların bıraktığı geometrik izler olduğunu düşünüyordum. Bu henüz kanıtlanmış değildi; ancak bir şeyi doğrudan göremememiz, etkisini algılayamayacağımız anlamına gelmezdi. Gözlerimiz radyo dalgalarını görmüyordu ama bir anten görebiliyordu. Beyin manyetik alanı hissetmiyordu ama doğru sinyaller verilirse onu bir yön duygusu olarak öğrenebilirdi.

Makinenin sinirbilimi kısmı bu yüzden vardı. İnterferometreden gelen faz örüntülerini, beynin görsel ve işitsel korteksine aktarılabilecek elektriksel dizilere çeviriyordu.

Daha basit anlatmak gerekirse, kuramımın özü, bir kâğıdı katlayarak özetlenebilirdi. Düz bir kâğıt üzerine çizilen iki nokta birbirinden ne kadar uzak görünürse görünsün, kâğıdı doğru yerinden katladığınızda birbirine dokunurdu. Belki evren de sadece gözlerimizin görebildiği o sığ düzlükten ibaret değildi. Belki (henüz) algılayamadığımız yönlere doğru kıvrılıyor ve bu kıvrımlar, maddenin makroskopik hareketinde minik pürüzler, küçük aksamalar bırakıyordu.

Laboratuvarda, atom altı parçacıkların hareketinde tam olarak bu tür sapmalar ölçmüştük. Cihaz hatası da olabilirdi, görünmeyen boyutların gölgesi de. Ben, o gölgenin geometrisini insan beyninin tercüme edebileceği görüntülere dönüştürmek istiyordum. Rüzgârı göremesek de perdenin dalgalanışına bakarak onun yönünü ve şiddetini anlamamız gibi. Makine, bu saklı üst boyutların (5. – 6. boyut vs) gölgesini elektrotlar vasıtasıyla doğrudan bilincime aktaracaktı. Bedenim hiçbir yere gitmeyecek, beynim daha önce hiç deneyimlemediği bir yönü görmeyi öğrenecekti. Sistemi kendi beyin taramalarımla eğittiğim için, bu intiharvari deneyin tek uygun deneği bendim. Kısacası boyumu aşan bir işe kalkışmıştım ama aslında boyumu değil, boyutumu aşmaya hazırlanıyordum.

Makinenin ekranda geri sayımı başlattım.

DOKSAN SANİYE.

Sadece doksan saniye boyunca beynime sinyal iletecekti. Kırmızı düğmenin üzerindeki koruma kapağını kaldırdım. Parmağım havada asılıyken, korktuğumu kendime ilk kez açıkça itiraf ettim. Ölmek istemiyordum. Evimde tek kişilik tabaklar, yarım bırakılmış kitaplar ve aylardır bir türlü yerini bulamadığı için sandalyenin sırtında yaşayan bir hırka vardı. Beni seven insanlar vardı elbette; fakat söylediklerimi duymakla, ne demek istediğimi gerçekten merak etmek arasındaki o derin uçurumu pek azı geçebiliyordu. Bir süredir ben de kimseye köprü kurmuyordum. Davetleri iş bahanesiyle reddediyor, sonra kimsenin kapımı çalmamasının burukluğuyla oturuyordum. Yalnızlığımdan şikâyet ediyor, ardından kapıyı içeriden kilitliyordum.

Belki de üst boyutları değil, sadece o kapının anahtarını arıyordum. Ama bunu bir araştırma önerisine yazamazdınız.

Düğmeye bastım.

İlk on iki saniye, mutlak ve hayal kırıklığıyla dolu bir hiçlikti.

On üçüncü saniyede, masadaki kahve kupamın sapı dikey bir çizgiyle ikiye ayrıldı.

Gözlerimi kırptım. Kupa masada tek parça duruyordu ama aynı anda masanın sağında, yerde kırılmış hâlde ve tuhaf bir şekilde, üç yıl önce Ankara’daki bir konferans salonunun kürsüsünde de duruyordu. Görüntüler üst üste binmiyor, birbirinin içinden geçmiyordu. Her biri ötekine göre “yan taraftaydı”; fakat o taraf sağ, sol, yukarı ya da aşağı değildi. Beynim, evrimsel tarihi boyunca hiç kullanmadığı bir yönü acemice icat ediyordu.

On sekizinci saniyede, zamanı mekânsal bir formda gördüm.

Laboratuvar, geceden sabaha, geçmişten geleceğe uzanan saydam, kıvrımlı bir kubbeye dönüştü. O kubbenin içinde kendimi aynı anda düğmeye basarken, biraz sonra yere yığılırken, deneyi vaktinde durdururken, hayali bir Nobel konuşmasını prova ederken ve bir yangın alarmına ayaklarım çıplak koşarken gördüm. Bunlar gelecek senaryoları değildi; aynı “şimdiki zaman”dan filizlenen, birbirine komşu olasılıklardı.

Dördüncü boyut tek bir yaşam çizgisiyse; beşinci boyut o çizginin alabileceği tüm kıvrımların yan yana, bir nehir gibi aktığı yerdi. Bunu düşünmedim, deneyimledim.

Sonra geçmiş de kollara ayrıldı, çoğaldı.

Annemin beni fizik bölümüne gitmekten vazgeçirdiği, mutsuz ama konforlu bir hayattan geçtim. Çocukluğumda düşüp sol kaşımı yarmadığım, yüzümün pürüzsüz olduğu bir başkasından… Hiç doğmadığım, laboratuvarın yerinde boş bir arsanın durduğu bir evrenin kıyısından… Başlangıç koşulları milimetrik farklarla değişen yaşam çizgileri aralarında yönünü tayin edemediğim bir açıyla yelpaze gibi açılıyordu.

Beşinci boyut tek bir nehrin akabileceği tüm nehir yataklarının bütünüyse, altıncı boyut evrendeki tüm nehirlerin olası tüm akışlarının bütünüydü.

Bu benzetmeyi çok sonra, bir hastane odasında yazacaktım. O sırada ne akarsu yatağı vardı ne de su. Nesnelerin hacmi yok olmuştu; sadece nedenler ve sonuçlar vardı.

Ve o adam, neredeyse her ihtimalin içindeydi.

Onu ilk gördüğüm sahnede aşık olmadım. İnsan aynı anda yüzlerce hayatın kaosuna fırlatılmışken romantizme ayıracak pek fazla sinaps bulamıyor. Yine de yüzünde tekinsiz bir tanıdıklık, henüz yaşanmamış bir anıyı özlemek gibi sızlatan bir duygu vardı. Bu his hem içimi ısıttı hem de canımı yaktı; çünkü onu gördüğüm her sahnede, sanki bir sonraki kırılmada kaybedecekmişim gibi bir kaygı hissediyordum.

Önce duman altı olmuş bir mutfakta gördüm onu. Tavadan yükselen alevler yangın alarmını çıldırtmıştı. Adam elindeki ıslak mutfak havlusuyla tavana vuruyor, bense mutfak tezgahının dibine çökmüş, gözlerimden yaşlar gelerek gülüyordum.

“Susmayacak,” diyordum.

“Ben de makinelerle dilinden anlıyorum sanıyordum,” diyordu havluyu sallarken. “Öz geçmişimi güncellemem gerekecek.”

Başka bir ihtimalde bir hastanenin bekleme salonundaydık. Sağ elinin iki parmağını dizine ritmik bir şekilde, ikişer kez vuruyordu. Korktuğunda, kelimeleri tükendiğinde yaptığı şey buydu. Bana iyi olacağımı söylüyor, yalan söylemeden bana umut vermenin imkânsız yolunu arıyordu.

Bir diğerinde ise beni terk ediyordu.

Kapının eşiğinde durmuş, gözlerimin içine bakarak, “Her cümlemi daha ağzımdan çıkmadan analiz etmenden, beni bir laboratuvar faresine dönüştürmenden yoruldum,” diyordu.

“Analiz etmiyorum,” diyordum sesim titreyerek.

“Şu an bile sesimin frekansını sayıyorsun.”

Sayıyordum.

Başka bir yaşamda onu ben terk ediyordum. Beni kusursuzca anladığını sandığım bir yanılsamanın ardından, anlamadığı ilk saniyede bunu bir ihanet saymıştım. Bir insanı kendime açılan kusursuz bir pencere yapmış, sonra camda kendi eksik yansımamı görünce öfkeyle taşı fırlatmıştım.

İlk buluşmalarımızdan biri sadece on yedi dakika sürüyordu. Masada sürekli telefonuna baktığı için gururuma yediremeyip kalkıp gidiyordum. Sonradan, o sırada yoğun bakımdaki babasından haber beklediğini öğrenecektim. Başka bir ilk buluşmada üç saat kesintisiz konuşuyor ve ikimiz de eve dönünce ötekini fazla ukala bulup bir daha aramıyorduk. Bir yaşamda evleniyorduk. Birinde altı ay sonra birbirimizin numarasını nefretle siliyorduk. Birinde ise hiç karşılaşmıyorduk; Bostanlı İskelesi’nde aynı turnikeden sadece kırk üç saniye arayla geçip gidiyorduk.

Zihnim refleks olarak onun beni “kusursuzca anladığı” hayatları ayıklamaya çalıştı. Bu niyet, etrafımdaki altı boyutlu mimariyi hızla değiştirdi. Olasılıklar, sorduğum soruya göre kendilerini hizalayan akışkan bir kütüphane gibi yer değiştirdi.

Bir sahnede gece yarısı salonda yan yana oturuyorduk. Ona çocukken, uyumadan önce evdeki tüm elektrikli cihazların fişini tek tek çektiğimi anlatıyordum. Yangından değil, ben uyurken arkamda bir şeylerin iradem dışında çalışmaya devam etmesinden korkuyordum. Gülmedi. Bunun bir kontrol manyaklığı olduğunu da söylemedi. Sadece gözlerimin içine bakıp, “Hâlâ yapıyor musun?” diye sordu.

“Bazen.”

“Bu gece birlikte kontrol ederiz, olur mu?”

Aradığım anlayış buydu belki de: İnsanın zihninin çözülmesi, analiz edilmesi değil; o zihnin tüm tuhaflıklarıyla ve pürüzleriyle kabul görüp ona yer açılması.

Ama bir başka sahnede, tamamen aynı koltukta yan yana otururken, birbirimizden ışık yılları kadar uzaktık. Bana iki kez neyim olduğunu sormuştu, ikisinde de “Bir şey yok,” demiştim. Sonra da onun beni hissetmediğine karar verip kabuğuma çekilmiştim. Bir ihtimalde beni tek bakışta anlıyor, ben bu yakınlığı ürkütücü ve alanıma müdahale eden istilacı bir yaklaşım olarak görüp geri kaçıyordum. Bir diğerinde en doğru soruyu soruyor, cevabın beni zayıf göstereceğinden korktuğum için konuyu ustaca değiştiriyordum.

Yüzlerce yaşamın arasından yükselen, can sıkıcı ve berrak bir sabit belirdi: Yalnızlığım, sadece doğru insanın yokluğundan kaynaklanmıyordu. Kimsenin sızamayacağı kadar korunaklı inşa ettiğim, kapı kollarını söktüğüm o odaların da payı büyüktü. O adam bazı kapıları bulabiliyordu evet, ama içeri girip girmemek her seferinde bana kalıyordu.

Sistem alarm verdiğinde ses laboratuvarın dışından, çok uzak bir evrenden geliyor gibiydi.

BEYİN UYARIM SINIRI AŞILDI. BAĞLANTI KESİLSİN Mİ?

“Evet,” demeye çalıştım. Ama ağzımın ve dilimin hangi ihtimalin içinde olduğunu bulamadım.

Adam son kez göründü. Bir vapurun üst güvertesindeydi. Hava pırıl pırıl olmasına rağmen elinde tuhaf, sarı bir şemsiye vardı. Önünde iki karton bardak duruyordu. Saat 18.40’ı gösteriyordu. Tarih ise turnikenin üzerindeki dijital ekrandan seçiliyordu: 21 Haziran.

Sonra o tek an, kendi içinde yüzlerce kez kırıldı. Şemsiyeyi bir arkadaşına bırakmıştı. Bardaklardan biri boştu. Vapur seferi iptal edilmişti. Ben geç kalmıştım. O hiç gelmemişti… Yine de tüm o karmaşık kesişim çizgileri, büyük bir istatistiksel yoğunlukla tek bir noktada düğümleniyordu: Bostanlı İskelesi, 21 Haziran, 18.40.

Bir kader değil; inatçı, evrenin dokusuna kazınmış bir olasılık odağı.

Ayırma komutunu beynimin derinliklerinde onayladım.

Altı boyutlu o devasa geometri hızla büzülürken, tüm o gelecekler ve geçmişler saniyeler içinde zihnime birer anı olarak çöktü. Beynim yaşanmamış onlarca yılı yaşanmış gibi kaydetmeye çalışmanın sancısıyla kavruluyordu. Adamın omzunda uyuduğumu, henüz adını bile bilmiyorken hatırladım. Bir kavgadan sonraki o buruk pişmanlığı, kavga hiç gerçekleşmeden hissettim. Sonra tüm o pencereler teker teker kapandı. En sona, bir dizin üzerine vurulan iki parmağın ritmi kaldı.

Gözlerimi açtığımda laboratuvarın soğuk zeminindeydim. Burnumdan üst dudağıma sızan kanın sıcaklığını hissettim. Boyutumu aşmıştım ama hâlâ yerden kalkmayı beceremiyordum. Sayaç sıfıra kilitlenmişti. Deneyin doksan saniye sürmesi gerekiyordu; duvardaki saate göre dört dakika on bir saniye geçmişti.

Titreyen ellerimle tüm ölçüm kayıtlarını harici bir sürücüye yedekledim. Kayıtların içinde, altı eksende kendini tekrar eden kusursuz bir matematiksel düzen vardı. Dört değişken uzay-zamandaki konumu tanımlıyordu yani bildiğimiz dört boyuttu. Beşincisi aynı başlangıçtan ayrılan olası sonuçlar arasındaki uzaklığa, altıncısı ise başlangıç koşulları farklı tarihlerin birbirine dönüşümüne karşılık geliyordu. Makine beni başka evrenlere göndermemişti. Beynim, normalde yalnızca dört boyutlu izdüşümünü yaşadığı daha büyük bir bilgi yapısını geçici olarak çözümlemişti.

Kapının elektronik şifresi basıldığında saat 03.06’yı gösteriyordu. Aslı içeri girdi; bir elinde araba anahtarı, diğerinde ilk yardım çantası vardı. Yerdeki kanlı mendilleri, başımdaki elektrot kızarıklıklarını ve ekrandaki sistem çöktü uyarılarını tek bir bakışta süzdü.

“Evde olmadığını biliyordum,” dedi sesi titreyerek.

Yanıma çöktü, cebinden çıkardığı küçük feneri göz bebeklerime tuttu. “Çalıştırdın mı o lanet makineyi?”

“Çalıştı.”

“Sorduğum şey bu değildi Derya. İyi misin?”

Nabzımı ölçerken ona gördüklerimi anlatmaya başladım. Altıncı boyutu, farklı başlangıç koşullarını, o vapur iskelesini ve adamı… Sözümü hiç kesmeden, gözlerini kırpmadan dinledi. Sadece adam kısmına geldiğimde, bileğimi tutan parmaklarının baskısı biraz gevşedi.

“Yani,” dedi derin bir nefes alarak. “Onca bütçe talebinin, profesörlerle kavgalarının sonunda koskoca evren sana bir randevu mu ayarladı?”

“Altıncı boyutun asıl kozmik işlevi bu değil Aslı.”

“Umarım öyle değildir. Yoksa dating uygulamaları kesinlikle daha ucuza mal olurdu.”

Ayağa kalkıp sistem loglarını kontrol etti. Sonra o rasyonel, neredeyse mesleki maskesinin arkasından sızan bir kırgınlıkla sordu: “Neden bana haber vermedin?”

“Beni durdururdun.”

“Evet, kesinlikle durdururdum,” dedi gözleri dolarak. “Ya da durduramayacağımı anladığımda, o acil durum butonunun başında, elinde sakinleştiriciyle bekleyen kişi olurdum.”

Verecek hiçbir cevabım yoktu. Henüz tanışmadığım bir yabancının beni en ince detaylarımla anlayabileceği yüzlerce ihtimal görmüştüm ama beni yıllardır tanıyan bir kadının, gece yarısı yalan söylediğimi anlayıp laboratuvara koşacağını hesaplayamamıştım. Beşinci boyut yanı başımda duruyordu ve ben ona kör kalmıştım.

Aslı monitördeki iç içe geçmiş karmaşık dalga fonksiyonlarına baktı. “Gerçek miydi yani?”

“Bilmiyorum,” dedim kafamı arkaya yaslayarak. “Ama eğer bir yanılsamaysa, insanlık tarihinin gördüğü en tutarlı yanlış.”

İlk yardım çantasından steril bir gazlı bez çıkarıp burnuma bastırdı. “O zaman önce hastaneye gidiyoruz. Kozmosu sabah kurtarırsın.”

İtiraz etmedim. Bu da makinenin öngöremediği, simüle edemediği o güzel, somut sonuçlardan biriydi.

21 Haziran akşamı, Bostanlı İskelesi’ne tam yirmi sekiz dakika erken gittim. Bunun kuantum mekaniğiyle ya da özgür iradeyle bir ilgisi yoktu; ben hayattaki her yere kronik bir şekilde erken giderdim.

İçimde tuhaf, patlamaya hazır bir karışım vardı: İlk randevusuna giden bir ergenin ham heyecanı, bir kanser tarama sonucunu bekleyen hastanın korkusu ve akademik kariyerini laboratuvar zemininde nöbet geçirerek bitirmiş bir çılgın olma ihtimalinin yarattığı o tanıdık mide bulantısı.

Hava kurşuni ve kapalıydı. Körfezden esen sert rüzgâr yüzünden vapurun üst güvertesi yolculara kapatılmıştı. Etrafta sarı şemsiyeli hiç kimse yoktu. Saat tam 18.40 olduğunda vapur henüz iskeleye yanaşmamıştı bile. 18.43’te kendime, laboratuvarda yaşadığım her şeyin nörolojik bir deşarj, ağır bir halüsinasyon olduğunu söyledim. 18.45’te ise bu rasyonel açıklamanın, akıl sağlığım ve kariyerim açısından aslında çok daha yıkıcı olduğunu düşündüm.

Tam arkamı dönüp gidecekken, onu turnikelerin hemen arkasındaki bir otomatın önünde, para iade gözüyle didişirken gördüm.

Şemsiyesi yoktu. Saçları zihnimdeki o soluk anılardan biraz daha kısa kesilmişti. Koyu yeşil kazağının dirsekleri hafifçe tüylenmişti. Elinde iki adet karton bardak tutuyordu; kahve otomatı parasını yutmak yerine, mekanik bir hata yaparak iki bardak birden vermişti. Olduğum yerde çakılı kaldım. Onca ihtimalin, altı boyutlu o devasa evren arşivinin içinden gerçekliğe sızan ilk kesin bilgi, istatistiki bir mucize değil, kahve otomatının arızalı oluşuydu.

Adam üzerindeki keskin bakışlarımı fark edip başını kaldırdı. Göz göze geldik.

“İsterseniz birini alabilirsiniz,” dedi bardakları hafifçe uzatarak. “Aslında ikincisini planlamamıştım. Makinenin ikramı.”

“Tanımadığım insanlardan açık içecek almamam konusunda ciddi uyarılara sahibim,” dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.

“Çok mantıklı.” Bardağı hafifçe geri çekti.  “Ben de tanımadığım insanlara içecek teklif etmemeliyim. Şu anda ikimiz de gelişiyoruz.”

Sağ yanağı yukarı doğru toplandı. O gülüşü bin sahnede görsem tanırdım. Şimdi burada, bu gri iskelede tanımış olmanın ürpertisiyle sarsıldım.

“Yine de alabilirim,” dedim bir adım öne çıkarak. “Kapalı bir kutu sayılmaz ama kaynar suyun çoğu biyolojik tehdidi ve bakteriyi minimize ettiğini biliyoruz.”

Bardağı elinden aldım. Parmaklarımız birbirine dokundu ve o an, laboratuvardaki o otuz üç elektrotun yaratamadığı bir akım ensemden aşağı indi. Vapur gecikmişti. İskele kapısının önünde sabırsız bir kalabalık birikiyor, güvenlik görevlisi aynı mekanik açıklamayı, gittikçe azalan bir sabır tonuyla tekrarlıyordu. Yan yana, denize bakan kirli pencerenin önüne geçtik.

Adam kahvesinden bir yudum alıp doğrudan bana baktı.

“Sizi bir yerden tanıyor muyum?”

İşte o büyük yol ayrımı, o kaçınılmaz kırılma anı gelmişti. Gördüğüm sahnelerin birinde bu soruya yalan söyleyip geçiştirmiştim. Bir diğerinde ise “Henüz değil,” demiştim; o zaman için çok estetik ve gizemli bulduğum bu cevap, şimdi şu gerçek rüzgârın altında bana dayanılmaz derecede yapmacık, bir roman cümlesi kadar sahte geldi.

“Hayır,” dedim gözlerimi kaçırmadan. “Ama ben sizi gördüm.”

“Nerede gördünüz?” diye sordu, ilgisi uyanmıştı.

Ona deneyi anlattım. Atomların hareketindeki o küçük pürüzleri, makinenin bu matematiksel izleri beynin anlayabileceği olasılık dalgalarına nasıl dönüştürdüğünü. O olasılık dalgalarının içinde onu nasıl gördüğümü. Vizyonların tüm detaylarını (duman altı mutfağı, hastane koridorunu) tek tek anlatıp onu ürkütmek istemedim; fakat açılan o paralel yaşamlarda yollarımızın defalarca kesiştiğini, bazen birbirimizin sığınağı olduğumuzu, bazense birbirimizi nasıl tükettiğimizi açıkça itiraf ettim. Bazı küçük sahnelerde onu gördüğüm anları… Konuşurken yüzündeki her mimiği, her kas hareketini izledim. Sıkılmasını, saatine bakmasını, beni delirmekle suçlayıp uzaklaşmasını bekledim. Hatta içimdeki o eski, defansif Derya, onun gitmesini neredeyse arzuladı; böylece insanlardan kaçmakta ve kapıyı içeriden kilitlemekte ne kadar haklı olduğumu kendime kanıtlayabilirdim.

Hiçbirini yapmadı. Sadece, içimdeki tüm anıları tetikleyen o hareketi yaptı: Sağ elinin iki parmağını, karton bardağın kenarına ritmik bir şekilde iki kez vurdu.

“Peki,” dedi derin bir nefes alıp kahvesinden yükselen buhara bakarak. “O olasılıkların içinde… İyi biri miydim bari?”

“Bazen,” dedim gülümseyerek. “Bazen de berbat biriydin.”

Kocaman bir kahkaha attı: “Müthiş. Desene evren bile benim adıma bir garanti belgesi imzalayamıyor.”

“Bir garantisi olsaydı buraya gelmezdim.”

Bir süre sessizce köpüren denize baktık. Vapurun yeşil ve kırmızı iskele ışıkları, körfezin siyah, hırçın suyunda bükülüyor, kırılıyor, paralaks yaratıyordu.

“Peki kötü ihtimallerde ne yaptık?” diye sordu sesini alçaltarak.

“Bazılarında arkana bakmadan gittin.”

“Ya sen?”

“Ben de gittim. Ya da kalıp, her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir kördüğüme çevirdim.”

Adam düşünceli gözlerle ufukta asla var olmayacak bir adaya bakıyor gibiydi. Bir an sonra karton bardağını bir kadeh gibi havaya kaldırdı, diğer eliyle elimi tuttu: “Neden bilmem ama seninle kavga etmek bile zevkli olurdu gibi hissediyorum, o halde tüm boyutlarda var olmamızın şerefine…”

O an, laboratuvarda şahit olduğum o milyarlarca kusursuz ihtimalin aslında ne kadar cansız olduğunu anladım. Karşımda duran adam ne beni her an kurtaracak bir kahramandı ne de her cümlemi sihirli bir şekilde çözüp anlayacak bir dahi; ama buradaydı, etiyle kemiğiyle, rüzgârda kurumuş elleriyle tam karşımdaydı. Sert bir rüzgâr saçlarımı yüzüme uçurduğunda, elini uzatıp onları usulca kulağımın arkasına itti; parmakları hafifçe titriyordu ve bu insani titreme hiçbir simülasyonda yoktu. O an içimdeki tüm o devasa, soğuk boyutlar, iki insanın birbirine gerçekten dokunabildiği şu küçücük ana dikey olarak katlandı. Evreni bükmeye, üst boyutların kapısını zorlamaya gerek yoktu; birinin o hırçın karanlıkta elinizi tutması, bütün paralel dünyaların üzerinize çökmesini engellemeye yetiyordu. Parmaklarını sıktım. Vapurun uğultusu dalgalara karışırken, ömrümde ilk kez, kendimi olduğum mekâna ve zamana ait hissetmenin ve sadece “yaşamanın” hazzını hissettim.


Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum