—Benim tanıdığım Odysseus, fırtınalara ve rüzgârlara rağmen bana dönmenin bir yolunu bulurdu.
—Ya senin tanıdığın Odysseus kaybolduysa? Ya bir gece, yabancı bir şehirde gördükleri, bir zamanlar bildiği yuvanın artık var olamayacağına onu ikna ettiyse? Ya atın rahminden çıkıp Troya’nın kapılarını açtığında, on yıllık öfkenin tek bir gecede şehri nasıl istila ettiğini gördüyse? Onlara bir armağan, bir barış sunusu bırakmıştık. Onlar da bu armağanı kendi evlerine götürmüşlerdi. İnsanlar arasındaki en kutsal şeyi çiğnedik ve savaşı… bir ava dönüştürdük. Troya’nın surlarını yakmak, tüm dünyayı küle çevirmek demekti; kendi yuvamızı da dâhil.
İnsan bazen kazandığı savaştan dönemez. Bedeni gemiye biner, denizleri aşar, doğduğu kıyıya ulaşır; fakat savaşa gitmeden önce olduğu kişi orada, düşmanın yanan şehrinde kalmıştır. Eve dönen artık yalnızca onun yüzünü, adını ve anılarını taşıyan başka biridir. Bu nedenle bazı zaferler, yenilgiden çok daha ağırdır. Yenilgi insandan sahip olduğu şeyi alırken, zafer bazen insanı insan yapan her şeyi kendi elleriyle yok ettirir.
Christopher Nolan’ın “The Odyssey” yorumu da, Homeros’un büyük eve dönüş destanını tam olarak bu düşüncenin içinden yeniden kuruyor: Bir savaşı kazanmak, o savaştan sağ çıkmak anlamına gelmez. Çünkü insan yalnızca öldüğünde kaybolmaz; inandığı değerleri, kendisini sınırlayan ahlaki yasaları ve dönebileceği ev fikrini yitirdiğinde de kaybolabilir.
Bu nedenle bu Odyssey film analizi, Odysseus’un hangi canavarlarla savaştığından çok, kazandığı her savaşta kendisinden ne kaybettiğine odaklanıyor.
Çünkü Nolan’ın Odysseus’u için soru “İthaka’ya dönebilecek mi?” değil.
Asıl soru şu:
İthaka’ya vardığında, oraya dönebilecek kadar Odysseus kalmış olacak mı?
Kısaca Odysseus’un hikâyesi

Truva Savaşı’nın (şu meşhur devasa ahşap at ile surların gizlice aşılarak sinsice kazanıldığı zafer) sona ermesinin ardından İthaka Kralı Odysseus, karısı Penelope’ye ve oğlu Telemakhos’a dönmek üzere denize açılır. Ancak tanrıların öfkesi, yol arkadaşlarının hataları ve kendi gururu yüzünden dönüş yolculuğu on yıl süren bir sınava dönüşür.
Poseidon’un oğlu olan tek gözlü dev Kiklop Polyphemos’u kör eden Odysseus, deniz tanrısının gazabını üzerine çeker. Kirke, Sirenler, Kalypso’nun adası ve ölüler ülkesi gibi hem fiziksel hem de simgesel engellerden geçerken bütün yoldaşlarını kaybeder.
Bu sırada İthaka’daki sarayı, onun öldüğüne inanan ve Penelope’yle evlenerek iktidarı ele geçirmek isteyen talipler tarafından işgal edilmiştir. Odysseus yirmi yılın sonunda ülkesine bir dilenci kılığında döner, oğlu Telemakhos’la birlikte sarayını geri alır.
Fakat Nolan’ın yorumunda eve dönüş, kahramanın yeniden iktidarını kazanmasıyla değil, kazandığı savaşların kendisinden neleri götürdüğünü anlamasıyla tamamlanır.
Çünkü insanın eve dönmesiyle, yeniden evine ait olması aynı şey değildir.
Eve dönen kim?
Penelope’nin yazının başındaki sözleri, destanın geleneksel merkezini hatırlatır: Onun tanıdığı Odysseus, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın eve dönmenin bir yolunu bulacaktır. Çünkü Odysseus’u Odysseus yapan şey yalnızca gücü değil, çıkışsız görünen durumlarda yol bulabilmesidir. Truva Atı’nı düşünen, Polyphemos’un mağarasından zekasıyla kaçabilen adamın önünde hiçbir engel sonsuza kadar duramaz.
Fakat Nolan bu inancı daha karanlık bir soruyla karşılıyor: Ya sorun Odysseus’un eve giden yolu bulamaması değilse? Ya sorun, geri dönebilecek bir Odysseus’un artık kalmamış olmasıysa?
Nolan sinemasında eve dönmek
Christopher Nolan’ın filmlerinde kahramanlar genellikle bir yere dönmeye çalışırlar. Fakat döndükleri yer, bıraktıkları yerle hiçbir zaman tamamen aynı değildir.
Inception’da Cobb çocuklarına dönmek ister. Kat kat bilinç dünyasının içine girer, başkalarının zihninde dolaşır, gerçeklikle rüya arasındaki sınırı aşar. Ama onu eve dönmekten alıkoyan asıl şey fiziksel mesafe değil, Mal’a karşı duyduğu suçluluk ve kendi zihninde kurduğu hapishanedir.
Interstellar’da Cooper insanlığın geleceğini kurtarmak için dünyadan ayrılır. Görevinde başarılı olur ama geri döndüğünde kızının bütün yaşamını kaçırmıştır. İnsanlığı kurtarmıştır; fakat bir baba olarak kaybettiği zamanı geri alamaz.
Oppenheimer’da bilimsel başarı, tarihin en büyük ahlaki yenilgilerinden birine dönüşür. Oppenheimer kendisinden istenen problemi çözer. Bombayı yapar. Savaşı bitirecek silahı üretir. Ama başarı anı geldiğinde, aslında dünyaya geri alınamayacak bir şey verdiğini fark eder.
Nolan’ın kahramanları hedeflerine ulaşırlar; fakat ulaştıkları anda, o hedefe doğru ilerlerken kaybettikleri kişiyi fark ederler.
Odysseus da Truva’yı kazanmıştır. Ancak zafer, onu Penelope’ye yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştırmıştır. Çünkü Troya’dan çıkan adam, İthaka’dan ayrılan adam değildir. Savaş onun yalnızca bedeninde değil, dünyanın anlamını kurduğu yerde bir yara açmıştır. Bundan sonra denizde karşılaştığı her canavar, bir bakıma savaşın içinde doğan bu yeni Odysseus’un dışarıdaki yansımasına dönüşür.
Odysseus eve ulaşmak için canavarlarla savaşmaz; savaşın kendisini dönüştürdüğü canavarla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışır.
Truva Atı: Zekânın zaferi mi, insanlığın yenilgisi mi?

Truva Atı çoğu anlatıda Odysseus’un zekâsının en büyük kanıtıdır.
Yunanlar on yıl boyunca Truva’nın surlarını aşamaz. Binlerce asker, sayısız saldırı ve uzun bir kuşatma sonuç vermez. Sonunda Odysseus, kaba kuvvetin çözemediği sorunu bir fikirle çözer.
Dev bir tahta at yapılır. Yunan askerleri içine saklanır. At, Troyalılara bir barış armağanı gibi bırakılır. Troyalılar da Yunanların çekildiğine inanarak bu armağanı kendi elleriyle şehirlerine taşır.
Gece olduğunda askerler atın içinden çıkar, kapıları açar ve Truva’yı yok eder.
Askerî açıdan bakıldığında kusursuz bir plandır.
Peki ya ahlaki açıdan?
Nolan’ın The Odyssey filmi içinde öne çıkardığı en önemli meselelerden biri burada yatıyor. Truva Atı yalnızca zekice kurulmuş bir tuzak değildir. Armağan biçimine sokulmuş bir silahtır. Barış işaretinin arkasına saklanmış bir katliam aracıdır.
Odysseus düşmanın güvenini kullanmıştır.
Troyalılar atı şehirlerine alırken yalnızca savaşı kazandıklarına inanmaz. Bir armağanın gerçekten armağan olabileceğine inanırlar. Karşılarındaki insanların hâlâ kendileriyle aynı kutsal kurallara bağlı olduğunu düşünürler.
Yani onları yok eden şey yalnızca dikkatsizlikleri değildir.
İnsanlığa duydukları son güven kırıntısıdır.
Atın içinden çıkan askerler Truva’nın kapılarını açtığında sadece bir şehrin savunmasını aşmaz. İnsanların birbirlerine güvenmesini sağlayan görünmez bir anlaşmayı da parçalar.
Odysseus’un en büyük zaferi, böylece aynı zamanda en büyük kaybına dönüşür.
Şehri kazanır.
Fakat dünyayı güvensiz bir yer hâline getirir.
Zeus’un Yasası Nedir?
Filmde sık sık “Zeus’un Yasası”ndan söz ediliyor.
Bu yasa en basit hâliyle, filmde de Penelope’nin ağzından çıktığı gibi şöyle açıklanabilir:
“Başkalarına, sana davranılmasını istediğin gibi davran.”
Antik Yunan dünyasında bunun karşılığı büyük ölçüde xenia, yani misafirperverlik geleneğidir. Bir yabancı kapına geldiğinde ona yemek, su ve güvenlik sunmak zorundasındır. Çünkü uzun deniz yolculuklarının yapıldığı bir dünyada, yarın aynı durumda senin olmayacağının garantisi yoktur.
Bugün sen ev sahibisindir.
Yarın başka bir kıyıda yabancı olan sen olabilirsin.
Bu nedenle xenia yalnızca kibarlık değildir. Bir medeniyetin insanlarını birbirine bağlayan karşılıklı güvencedir. İnsanların yabancılarla karşılaştıkları anda birbirlerini öldürmesini engelleyen görünmez bir sözleşmedir.
Truva Savaşı da aslında bu sözleşmenin ihlaliyle başlar. Truva kralının oğlu Paris, Sparta kralı Menelaos’un evinde misafirken onun karısı Helena’yı alıp götürür. Yunanların savaşı görünürde bu kutsal ihlalin cezasıdır.
Fakat savaşın sonunda Yunanlar, cezalandırmak için yola çıktıkları suçun çok daha büyüğünü işlerler.
Paris bir ev sahibine ihanet etmişti.
Odysseus ise armağan fikrinin ve insanlar arasın güvenin kendisine ihanet eder.
İşte burada savaşın ahlaki zemini tamamen çöker. Yunanlar Truva’yı yenmiştir ama savaşa neden başladıklarını unutmuşlardır. Haklılıklarını korumak için çıktıkları yolculukta, haklılıklarını mümkün kılan bütün değerleri yok etmişlerdir.
Zafer gelmiştir.
Ama zaferi anlamlı kılacak hiçbir şey kalmamıştır.
Odysseus ve Oppenheimer: Dünyaya geri alınamayacak bir fikir bırakmak

Bu konsepti anlamak için Nolan filmografisine bakmak gerekiyor keza yönetmenin bir röportajında bizzat kendi demeci: Bütün filmelrinde aslında temelede Odyssey’i anlattığını itiraf ediyor.
Mesela Nolan’ın Odysseus’u ile Oppenheimer’ı arasında oldukça güçlü bir bağ var.
İkisi de olağanüstü zekâya sahip.
İkisine de çözülmesi neredeyse imkânsız görünen bir problem veriliyor.
İkisi de problemi çözüyor.
Ve ikisi de çözümün kendisinden daha büyük bir felaketi mümkün kıldığını sonradan fark ediyor.
Oppenheimer atom bombasını kendi elleriyle Japonya’ya bırakmadı. Fakat bombanın yapılmasını mümkün kılan bilimsel ve zihinsel kapıyı açtı. Odysseus da Truva’daki her cinayeti kendisi işlemedi. Ancak Yunan ordusunun şehrin içine girmesini sağlayan fikri o yarattı.
Her ikisinin de asıl suçluluğu, yalnızca yaşanan yıkımla ilgili değil.
Atom bombasını keşfedilmemiş hâline döndüremezsin.
Truva Atı’nın hiç düşünülmediği bir dünyaya geri gidemezsin.
Odysseus’un suçluluğu bu nedenle kişisel pişmanlıktan daha büyük. O sadece bir şehrin yok edilmesine yardım ettiğini düşünmüyor. İnsanların birbirine güvenebilmesini sağlayan düzenin çöküşüne kapı açtığını hissediyor.
Oppenheimer’ın zihninde atom bombasının ışığı nasıl sönmüyorsa, Odysseus’un zihninde de yanan Truva hiçbir zaman tamamen sönmüyor. Keza filmin final sahnelerinde kameranın yanmakta olan devasa Truva atına uzun uzun odaklanması da bundan. Oppenheimer’in atom bombasını izleyişine benziyor.
Her zafer bir kayıptır
Odysseus’un yolculuğundaki zaferlerin hiçbiri bütünüyle zafer değildir.
Skylla’dan kurtulur; fakat altı adamını kaybeder.
Kharybdis’ten kurtulur; fakat gemisini kaybeder.
Helios’un adasından sağ çıkar; fakat bütün yoldaşlarını kaybeder.
İthaka’ya ulaşır; fakat kendi evine kendi adıyla giremez. Yıllardır dönmeye çalıştığı yerde yaşayabilmek için dilenci kılığına girmesi gerekir. Ev, ona ait olduğu hâlde kendisini yabancı olarak saklamak zorundadır.
Böylece Odysseus’un her başarısı, kendisinden başka bir parçanın eksilmesiyle mümkün olur. Yolculuğun sonunda İthaka’ya ulaşan kişi, zaferlerini üst üste koyarak tamamlanmış bir kahraman değildir. Aksine, her zaferinde başka bir şey bırakmış, bütünlüğünü kayıplarıyla ödemiş bir adamdır.
Nolan’ın kahramanlık anlayışı tam da burada klasik destan biçiminden ayrılır. Geleneksel kahraman, sınavları geçtikçe büyür. Nolan’ın kahramanı ise sınavları geçtikçe parçalanır. Onu büyük yapan, zarar görmemesi değil; gördüğü zarara rağmen görevini sürdürmesidir. Fakat görev tamamlandığında kahramanı bekleyen şey huzur değil, yaptığı seçimlerin toplamıdır. “Batman Dark Knight” filminde bunu Batman’in kahramanlık yapıp şehri kötülerden kurtardıkça şehirdeki insanların onun legalliğini daha çok sorgulaması, onu meşru olmayan ve egolarını tatmin etmek için şehri darmadağan eden bir anti kahraman olarak etiketlemeleri olarak gördük. Fakat finalde Batman kendinin bu dönüşmüş halini de kabul edebildiğinde huzura erdi.
Odysseus’un zaferi bu nedenle eve dönebilmesi değildir. Asıl zaferi, eve dönen kişinin artık eski Odysseus olmadığını kabul edebilmesidir.
Denizden gelenler kim?
Film boyunca İthaka’da “denizden gelenler” hakkında bir korku dolaşıyor.
Zeus’un Yasası’nı tanımayan, kıyılara saldıran, evleri yağmalayan ve medeniyeti yok eden barbarlardan söz ediliyor. Halk, denizin ötesinden gelecek karanlığa karşı kendisini korumaya çalışıyor.
Bu aslında toplumların kendilerini güvende hissetmek için anlattıkları çok eski bir hikâye.
Düzen içeridedir.
Kaos dışarıdadır.
Ev güvenlidir.
Deniz tehlikelidir.
Biz medeniyizdir.
Barbarlar ise ufkun ötesinden gelecektir.
Fakat Nolan bu rahatlatıcı ayrımı filmin ilerleyen bölümlerinde tamamen tersine çeviriyor.
Çünkü denizden gelenler gizemli yabancılar değil.
Truva Savaşı’ndan dönen Yunanlar.
Yani İthaka halkının korktuğu deniz insanları, bizzat İthakalıların kendileri.

Filmdeki Deniz Halkları, Homeros’un Odisseia destanında bu biçimde yer almıyor. Nolan özellikle bir tercih olarak bunu hikayeye ekliyor.
Nolan’ın asıl söylediği şey şu:
Medeniyet adına çıktığın savaşlardan dönerken; bir de bakmışsın asıl medeniyeti yıkan sen olmuşsun. Batı medeniyetinin içinde bulunduğu duruma ne kadar benziyor dimi? Keza gerek Christopher Nolan gerekse öz kardeşi Jonathan Nolan bu batı medeniyeti eleştirisini yapımlarında çokça ve bence samimice yaparlar. Mesela blogta neredeyse her sezonu ayrı ayrı incelediğimiz “WestWorld” dizisinin senarsisti ve yapımcısı Jonathan Nolan. Dizi hem ismiyle hem de senaryosundaki alt metinleriyle batı dünyasına, teknolojiyle getirilmeye çalışılan medeniyet adı altında insan sömürüsüne ciddi eleştiriler yapıyor. Oppenheimer de atom bombası faciasında dönemin Amerikan hükümetinin iki yüzlülüğünü çok sert bir şekilde işliyor.
Truva’da Zeus’un Yasası’nı çiğneyen Yunanlar, İthaka’ya döndüklerinde yabancıların aynı yasaya bağlı kalmasını bekleyemez. Bir kez armağanı silaha dönüştürdüklerinde, kapılarına gelen her armağandan korkmak zorunda kalırlar. Bir kez misafirperverliği tuzak olarak kullandıklarında, bütün misafirleri potansiyel istilacı haline gelir. Keza öyle de oluyor.
İthaka bir ada değil, kaybedilmiş bir zamandır
İnsan bir yere dönebilir.
Bir zamana dönemez.
Nolan sinemasında zaman çoğu zaman olayların yaşandığı boş bir alan değildir. Karakterlerin hayatını parçalayan aktif bir kuvvettir.
Interstellar’da Cooper için birkaç saat geçerken, dünyada kızının bütün ömrü akıp gider.
Inception’da zihnin içinde genişleyen zaman, Cobb’un kaybını gerçek hayattan daha kalıcı hâle getirir.
Dunkirk’te bir hafta, bir gün ve bir saat aynı kurtuluşun içinde birbirinden farklı yoğunluklarda yaşanır.
Oppenheimer’da birkaç saniye süren bir patlama, bir insanın geri kalan bütün hayatına yayılır.
The Odyssey filminde de Odysseus’un on yıllık savaşı ve on yıllık dönüş yolculuğu aynı yaranın iki yarısıdır.
İlk on yılda başka insanlarla savaşır.
İkinci on yılda, o savaşın kendisinde yarattığı insanla.
Bu nedenle İthaka’ya yaklaştıkça eve yaklaşmaz.
Kaybettiklerinin artık geri getirilemeyeceği gerçeğine yaklaşır.
Odysseus adaya ulaşabilir.
Ama bıraktığı zamana ulaşamaz.
Eve dönüş bazen mesafenin kapanması değil, kaybın sonunda görünür hâle gelmesidir.
Sonuç: İnsan kazandığı savaşlardan ne kadarını eve getirir?
Bu The Odyssey film analizi boyunca ulaştığımız yer, aslında oldukça basit ama rahatsız edici bir düşünce.
İnsan her savaşı bir şey kaybederek kazanır.
Bazen zamanını kaybeder.
Bazen arkadaşlarını.
Bazen evini.
Bazen inançlarını.
Bazen de kendisini.
Odysseus Truva’yı kazanır ama masumiyetini kaybeder.
Denizleri aşar ama yol arkadaşlarını kaybeder.
İthaka’ya ulaşır ama geçmişini kaybeder.
Talipleri öldürür ama evinin huzurunu kaybeder.
Kral olarak geri döner ama kral olmadan önceki adamı bulamaz.
Onun bütün zaferlerini yan yana koyduğumuzda karşımızda tamamlanmış büyük bir kahraman değil, her zaferinde biraz daha eksilmiş bir insan görürüz.
Belki de Nolan’ın bize sorduğu asıl soru şudur:
İnsan, düşmanına karşı verdiği savaşı kazanırken kendi içindeki savaşı kaybettiğini ne zaman anlar?
İnsan denizin ortasında, arkasında bıraktığı yangınla önünde özlediği ev arasında kaldığında fark eder:
Truva’yı yakan ateş hiçbir zaman arkasında kalmamıştır. O ateş gemiye onunla birlikte binmiş, İthaka’ya kadar gelmiş ve dönebileceği son yeri de çoktan yakmıştır.
Filmde geçmese de Homeros’un orijinal Odyssey hikayesinde Odysseus mağaraya girdiğinde tek gözlü devi alt etmek için ısıtılmış odunu gözüne sapladıktan sonra ona isminin “hiç kimse” anlamına gelen “Outis” olduğunu söyler. Dev acılar içerisinde bağırırken dışarıdaki diğer dev arkadaşları ona ne olduğunu sorar, dev aslında yardım istemek için “Bana hiç kimse saldırdı!” diye bağırır. Mağaranın dışındaki devler demek ki kimse saldırmamış deyip yollarına devam ederler.
Odysseus böylece hiç kimse olarak hayatta kalır. Fakat mağaradan çıktıktan sonra gururuna yenilir, gerçek adını yani Odysseus’u haykırır çünkü kazandığı bu zaferin bilinmesini ister (gurur) ve bütün dönüş yolculuğunu lanetleyen Poseidon’un öfkesini üzerine çeker.
Belki de Odysseus’un bütün hikâyesi bu iki isim arasındaki mesafede saklıdır: Hiç Kimse olarak kurtulur, Odysseus olarak kaybolur.
Kazandığımızı sandığımız zaferleri düşündüğümüzde çoğu zaman haklı gururumuzu hissederiz. Fakat bazı zaferler vardır ki kendimizi kaybetmek pahasına kazanırız. Kazanan kim diye sorduğumuzda ise orada koca bir boşluk görürüz: Hiç kimse!
Kim bilir, bazen “kazanmak” için hiç kimse olmak gerekiyordur. Bazen de kazananlar aslında neyi kaybettiğini bilenlerdir.
Yolculuklarınız keyifli geçsin, zamanın ve mekanın ötesinde görüşmek üzere 🙂
Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
