“Ah, hiç var olmamış şeylere duyulan özlemden daha acı bir özlem yoktur!” — Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa
“İçimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin doyuramadığı bir arzu buluyorsam, en olası açıklama başka bir dünya için yaratılmış olmamdır.” — C. S. Lewis
“İnsanlar evrenin ruhunu unuttular. Kendi içlerindeki o devasa eksikliği dışarıdaki kalabalıkta ve çölde aramaya kalktılar. Oysa sır, tam o boşluğun içinde, yüreğin ait olduğu yeri hatırlamasında gizliydi.” —Simyacı / Paulo Coelho
“Bütünlük, her şeye sahip olmakla değil, eksikliği kabullenmekle başlar. Dolu eller hiçbir şeyi tutamaz; varoluşun asıl gerçeği, o mutlak boşluğu bir yuva olarak görebilmekten geçer.”—Mülksüzler / Ursula K. Le Guin
Zaman zaman, neyin eksik olduğunu bilmediğin bir eksiklik hissedersin. Bu, daha önce hiç deneyimlemediğin bir şeyin özlemini çekmeye benzer. Neyi özlediğini tanımlayamazsın.
Kaybettiğin bir insanı özlemek gibi değildir. Gitmek istediğin bir şehri, sahip olmak istediğin bir hayatı ya da geçmişte yaşadığın bir zamanı özlemek gibi de değildir.
Her şey yolunda olabilir.
Evimiz, işimiz, çevremizde bizi gerçekten de anlayan insanlar, okuyacak kitaplarımız, izleyecek filmlerimiz, gidecek yerlerimiz, ulaşabileceğimiz binlerce ihtimal olabilir. Modern insan belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla “şey” ile çevrilidir.
Ve yine de bazen bütün bunların ortasında açıklaması güç bir his ortaya çıkar:
Bir şey eksik.
Ya eksiklik hissi kaybettiğimiz bir şeyden değil de ait olduğumuz bir bütünü hatırlamaktan geliyorsa?
Kenoma: Eksikliğin İçinde Doğmak
Kadim Gnostik düşüncenin ilginç kavramlarından biri Kenomadır.Kenoma basitçe Türkçe’ye çevirmek gerekirse boşluk / eksiklik demektir fakat anlamda kritik bir nüans vardır:
Gnostik kozmolojide her şeyin kaynağı, mutlak doluluk ve ilahi bütünlük alanı olan Pleroma’dır. Kenoma ise bu doluluğun tam zıddı; Pleroma’dan uzak düşmüş, kusurlu, parçalı ve eksik varoluş alanıdır. Yani şu an içinde nefes aldığımız maddi kozmos.
Ancak Kenoma mutlak bir “hiçlik” veya karanlık bir çukur değildir. Aksine, yanıltıcı bir şekilde kalabalıktır. Formlarla, maddelerle, zamanla ve mekanla doludur. Sorun şudur ki, bu kalabalık “tamamlanmamış” bir kalabalıktır.
Dünya vardır. İnsan vardır. Madde vardır. Acı vardır, haz vardır, aşk vardır, ölüm vardır.
Ama bütün bunlarda bir tür tamamlanmamışlık bulunur.
Sanki gerçeklik kendi kaynağından uzaklaşmıştır.
Bir şey kırılmıştır.
Bir şey unutulmuştur.
Bir şey olması gerektiği yerde değildir.
İnsan, tam da bu eksiklik alanının ortasına fırlatılmıştır; ancak kalbinde, ruhunun en derinlerinde o ilahi doluluktan, Pleroma’dan kopup gelmiş bir “kıvılcım” taşır. Dolu bir dünyada sürekli eksik hissetmemizin nedeni tam olarak budur: İçimizdeki o küçük, yabancı kıvılcım, etrafındaki maddi dünyanın kendi asıl vatanı olmadığını bilir. Kenoma’nın parçalı yapısı, içimizdeki o bütünlük hafızasına sürekli sürtünür.
Bunu devasa ve kusursuz bir senfoninin (Pleroma) içinden koparılıp alınmış tek bir keman notasına benzetebiliriz. Keman çaldıkça bir ses çıkarır, ortada bir “yokluk” yoktur; ama etrafında diğer enstrümanların eksikliğini, o büyük armoninin yokluğunu iliklerine kadar hissederiz.
Belki de kavramın bugün hâlâ büyüleyici olmasının nedeni budur.
Çünkü bizim dünyamız da biraz böyledir.
Etrafımız giderek daha fazla şeyle doluyor.
Daha fazla görüntü.
Daha fazla ses.
Daha fazla bilgi.
Daha fazla insan.
Daha fazla seçenek.
Bir ekrandan diğerine geçiyoruz. Bir haberi okurken başka bir bildirime bakıyoruz. Bir şarkıyı dinlerken bir sonraki şarkıyı düşünüyoruz. Bir yerdeyken başka bir yerde olabileceğimizi biliyoruz.
Hayatımız boş değil.
Tam tersine, belki de fazlasıyla dolu.
Ama doluluk ile bütünlük aynı şey değil.
Bir odanın binlerce parçayla dolu olması, o parçaların birlikte anlamlı bir şey oluşturduğu anlamına gelmez.
Kenoma’yı tam da burada farklı biçimde düşünebiliriz:
Eksiklik, sahip olduğumuz şeylerin azlığından değil, parçaların birbirleriyle bağını kaybetmesinden doğuyor olabilir.
Bu durumda eksik hissettiğimizde yaptığımız ilk şey —eksik parçayı dışarıda aramak— bizi daha da derine götürür.
Yeni bir ilişki.
Yeni bir şehir.
Yeni bir iş.
Yeni bir eşya.
Yeni bir deneyim.
Yeni bir hedef.
Bazen gerçekten bunlara ihtiyacımız vardır. Fakat bazen elde ettiğimiz şeylerin ardından tuhaf bir döngü başlar.
İstediğimiz şeye ulaşırız.
Kısa süreliğine rahatlarız.
Sonra aynı duygu geri gelir.
Çünkü belki de doldurmaya çalıştığımız şey bir boşluk değildir.
Bir kopukluktur.
Ve kopukluk, içine daha fazla şey koyarak giderilemez.
Belki de bu kopukluğu gidermek için hayatımıza yeni şeyler eklemekten önce, bir süre durup kendimizi dinlememiz gerekiyor. Sürekli bir yerlere yetişmeye, bir şeylere sahip olmaya, birilerine dönüşmeye çalışırken kendi sesimizi duyamaz hale geliyoruz. Oysa bazen ihtiyacımız olan şey, hiçbir şey yapmadan kendimizle kalabilmek. İçimizde olup bitenleri yargılamadan dinlemek, doğanın sessizliğine karışmak, bir başka insanla gerçekten temas etmek, gökyüzüne bakarken kendimizi evrenden ayrı bir varlık olarak değil, onun bir parçası olarak hissedebilmek. Belki de bütünlük, kaybettiğimiz ve yeniden bulmamız gereken bir şey değildir; aramayı bıraktığımızda fark edebileceğimiz, zaten içinde bulunduğumuz bir ilişkidir. Çünkü bazen eksik olan şey yeni bir parça değil, elimizdeki parçaların birbirine ve bizi var eden bütüne nasıl bağlandığını hatırlamaktır.
Eve Dönüş: Bir Yer Değiştirme Değil, Bir Hatırlama Eylemi
Gnostik düşüncede gnosis, sıradan anlamda bilgi biriktirmek değildir.
Daha çok doğrudan tanıma, idrak etme biçimidir.
Bu yüzden onu burada bir tür hatırlama olarak okumak mümkün.
Eve dönüş de böylece coğrafi olmaktan çıkar.
Bir yere gitmeyiz.
Bir şeyin farkına varırız (hatırlarız).
Belki “ev” hiçbir zaman geçmişte yaşadığımız bir yer değildi.
Belki ev, varoluşumuzun dağılmadan önceki metaforudur.
Bu durumda hayat boyunca aradığımız şey kayıp bir mekân değil, kayıp bir ilişki biçimi olabilir:
Kendimizle.
Başkalarıyla.
Doğayla.
Zamanla.
Varlığın kendisiyle.
Bu durumda gnosis, yeni bir hakikate sahip olmak değil, bütün bunların birbirinden kopuk olmadığını bir anlığına görebilmektir.
Bazı anlarda bunu hissederiz.
Bir gece gökyüzüne bakarken.
Bir müziğin içinde kaybolurken.
Sevdiğimiz bir insanla konuşmadan otururken.
Bir metnin tek bir cümlesinin yıllardır içimizde dolaşan bir soruya dokunduğu anda.
O anlarda hayatımıza yeni bir şey eklenmez.
Banka hesabımız değişmez.
Sorunlarımız ortadan kalkmaz.
Dünya olduğu yerde durur.
Ama birkaç saniyeliğine eksiklik kaybolur.
Belki nedeni, boşluğun dolması değildir.
Belki o birkaç saniyede parçalar arasındaki bağ yeniden görünür hale gelir.
Sonra görüntü tekrar kaybolur.
Ve gündelik hayata geri döneriz.
Kenoma’ya.
Fakat artık küçük bir fark vardır.
Bütünlüğü açıklayamıyor olsak bile onun mümkün olduğunu sezmişizdir.
Bir okyanus damlasının küçük bir cam şişeye hapsolduğunu düşünün. Damla, okyanusa geri dönmek için şişenin kırılmasını bekleyebilir. Ama gerçek uyanış, damlanın bardağın içindeyken bile özünde tüm okyanusun tuzunu, derinliğini ve sırrını taşıdığını hatırlamasıdır. Okyanus dışarıda ulaşılacak bir yer değil, damlanın kendi içindeki gerçeğidir.
Belki de içimizdeki boşluk, bir şeyin yokluğundan değil, bir zamanlar ait olduğumuz bütünün yankısından geliyordur. İçinizdeki boşluk sızladığında korkmayın; o, içinizdeki kıvılcımın hala yanmaya devam ettiğinin en güzel kanıtıdır.
Ve belki o küçük anlık vecd halleri, (hatırlamak), o yankıyı ilk kez gerçekten duymaktır.
Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

İnsan, hiç sahip olmadığını düşündüğü bir şeyin yokluğunu nasıl hissedebilir?
Pleroma’nın hatırlanması anlarını çok kez yaşadığımı hatırlıyorum. Sonuç yine değişmiyor ve o boşluk, anlam arama, aidiyet arzusu tekrar yüzünü gösteriyor.
Asıl zihnimi yoran ise şeylerin hiçbirinin birbirine bağlanmıyor oluşu.
Dağılmış olanı tekrar bir bütün olarak görmeye ihtiyacım varmış sanırım. Bu yazı beni etkiledi. Bir süre durup düşünmek gibi, bir zamanlar bildiğim bir şeyi tekrar hatırlamak gibi hissetirdi.
Teşekkür ederim.