“Doğu’nun Kralı olan babası tarafından bir inciyi aramak için Mısır’a gönderilen bir şövalyenin hikayesini hatırla. Denizin derinliklerindeki bir inci… Ama prens oraya vardığında insanlar prensi hafızasını kaybetmesine yol açan bir kupaya koyarlar. Kralın oğlu olduğunu unutur. İnciyi unutup derin bir uykuya dalar. Kral oğlunu unutmaz. Haber salmaya devam eder ulaklarla habercilerle. Ama prens uyumaya devam eder…” -Knight Of Cups
Ex Umbra In Solem en basit tanımla karanlıktan aydınlığa demek ama ÖZ’de aslında karanlığın ışığa dönüşmesini simgeler. Ve sözün bu katmanı herkese verilmemesi gereken bir sırdır, o nedenle anlayanların değil, idrak edenlerin “tesadüfen” ve “kendiliğinden” bulması için internet aleminin bu ücra köşesindeki blogun bir sayfasına gizlenmiştir. 🙂
İnsanın bütün yolculuğu belki de bu cümlenin içindedir. Kendi karanlığından geçmeden kendi ışığına varamamak. Eksik yanını dışarıda ararken, aslında içindeki kapalı odalara çağrılmak. Bu söz yalnızca karanlıktan çıkıp aydınlığa yürümek, karanlığı arkada bırakmak değildir. Bu, içindeki gölgenin yanarak ışığa dönüşmesidir.
Çünkü seni ışığa çağıran şey çoğu zaman ışığın kendisi değildir.
Karanlığındır.
Canını acıtan yer.
İçini kemiren eksiklik.
Gecenin ortasında sana kendini hatırlatan boşluk.
Tekrar tekrar aynı insanlara, aynı durumlara, aynı arzulara çekilmen.
İçinde hissettiğin o tamamlanmamışlık duygusuyla başlar her şey. Eksik sandığın şeyi dışarıda ararsın.
Bir yerde.
Bir seste.
Bir yüzde.
Bir ihtimalde.
Bunları hata sanırsın.
Oysa bazı karanlıklar, ruhun seni uyandırmak için yaktığı gizli ateşlerdir.

Biri çıkar karşına ve sen ona tutulduğunu / tutunduğunu sanırsın. Oysa onda gördüğün şey, senin henüz doğmamış hâlindir. Ay tutulmasının aslında Dünya’nın gölgesi olması gibi…
Onun cesareti, senin sürgüne gönderdiğin şövalyendir.
Onun neşesi, senin susturduğun çocukluğundur.
Onun karanlığı, senin adını koyamadığın ama içine her şeyi koyduğun, attığın kuyundur.
Onun ışığı, senin içinde henüz yanmaya cesaret edemeyen güneştir.
Bu yüzden bazı karşılaşmalar huzur vermez.
Sarsar.
Çünkü onlar sana sevilecek birini değil, dönüştürülecek bir karanlığı gösterir.
Gölge, yalnızca kötülük değildir. Gölge, henüz bilince çıkmamış güçtür. Simyada kurşundur. Ham maddedir.
Ama altın da oradan doğar.
Güneş oradan yükselir.
Ruh, kendi yeraltına inmeden kendi göğüne çıkamaz.
Kendi mahzenine inmeden, kendi tapınağına giremezsin.
Çünkü tapınağın kapısı yukarıda değil, aşağıdadır.
Hoş, yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır. 🙂
Yine de önce inmen gerekir, yaşamak mizanseni böyledir.
Kendi kuyuna.
Kendi cehennemine.
Kendi inkâr ettiğin yüzüne.
Kendi sakladığın arzuna.
Kendi utancına.
Kendi öfkene.
Kendi korkuna.
Kendi kıskançlığına.
Kendi yarım kalmışlığına.
Çünkü karanlık, henüz bir forma girmemiş ışıktır!
Sen onu inkâr ettikçe kader olur.
Bastırdıkça arzu olur.
Susturdukça öfke olur.
Sen onu başkasında gördükçe aşk olur.
Sen onu görmedikçe, o seni yönetir.
Ve hayat, sen anlayana kadar aynı cümleyi farklı yüzlerden söyler.

Aynı terk ediliş.
Aynı bekleyiş.
Aynı yanılgı.
Aynı büyülenme.
Aynı kırılma.
İsimler değişir. Mevsim değişir. Şehir değişir. Ama içerideki düğüm aynı kalır. Evren, senin kendinden kaçtığın yeri unutmaz.
Sen neyi karanlığa gömersen, o sana başka birinin gözlerinden bakar.
İşte bu yüzden tamamlanmak, birinin gelip seni kurtarması değildir. Tamamlanmak, kendi içindeki sürgünleri geri çağırmaktır. Kıskançlığını, korkunu, hırsını, arzunu, utancını, kırılganlığını aynı masaya oturtmaktır.
Onlardan arınmak değil.
Onları dönüştürmek.
Işık, karanlığın yokluğunda doğmaz. Işık, karanlığın içinden çıkar. Tıpkı tohumun toprağın altında çatlaması gibi. Tıpkı güneşin gecenin rahminden yükselmesi gibi. Tıpkı insanın en büyük bilincine çoğu zaman en büyük acısından geçerek varması gibi.

Ex Umbra In Solem!
Işın karanlığa dönüştüğünde, işte o zaman öfken seni yakmaz; sınırına dönüşür.
Kıskançlığın seni küçültmez; arzunu gösterir.
Yalnızlığın seni eksiltmez; kendine dönmen için alan açar.
Acın seni düşürmez; bilincini keskinleştirir.
Sen karanlığını gördüğünde, karanlık artık kaderin olmaz.
Hammadden olur.
Ve sen, kendi içindeki kurşunu altına çevirmeye başlarsın.
Bir insanın seni tanımlayamayacağı gibi seni tamamlayamaz da. Sana nerede yarım kaldığını gösterir. Belki kimleri yarım bıraktığını. Bazıları ışık gibi gelir, bazıları aşık gibi, bazıları deli, bazıları kara delik gibi. Bazıları seni büyüler, bazıları parçalar. Ama hepsi aynı gizli kapıya çıkar:
Sana.
Aradığın inci dışarıda parlıyor olabilir.
Ama onu taşıyacak kap / kalp hâlâ senin içinde yapılmayı bekler.
Her şey senden sana doğru akar.
Güneş sana dışarıdan doğmaz.
Senin karanlığının içinden yükselir.
İçimizdeki karanlığın ışığa dönüştüğü; dahası ışık ve karanlık diye bir şeyin olmadığı bir zamanın ötesinde görüşmek üzere…
O zamana kadar ulaklara, habercilere dikkat et, sana işaret gönderiyorlar. 🙂
Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yine sadece okunacak değil, üzerine uzun uzun düşünülecek bir yazı olmuş. En çok hoşuma giden şey, karanlığı düşman değil, dönüşümün hammaddesi olarak anlatman. Her satır, insanı kendi içine baktıran bir ayna gibi. Emeğine ve kalemine sağlık.
İlgin ve değerli yorumun için çok teşekkürler. Bu konu üzerine ne kadar çok yazsam da asla yeterli değil gibi geliyor, çünkü bunu kimse konuşmuyor. Oysa en büyük hakikat; insanın içindeki bu karanlık ve onla nasıl bir bağ kurduğumuz. O nedenle bu yazı da bir ilhamla akageldi blogun sayfalarına, büyük ihtimal kendime, kendimden de kolektif bilince yazdığım / akıttığım bir mana deryası. 🙂