Egregor (Kısa Öykü)

Ortalama okuma süresi 9 dk.

Onunla tanıştığım gün dikkatimi çeken ilk şey telefonla ilgilenmiyor oluşuydu. O sıralar insanların ellerini boş görmek bana tuhaf geliyordu.

Bir arkadaşımın gelmesini beklediğim kafede yan masada oturuyordu. Önünde yarısı içilmiş kahve ve açık bir kitap vardı.

Arkadaşım gelmedi.

On dakika sonra mesaj atıp özür diledi. Ben kalkmaya hazırlanırken adam masadan düşürdüğüm kalemi aldı. (Can sıkıntısından ben de peçeteye bir şeyler karalıyordum.)

“Sanırım bu sizin.”

Teşekkür ettim.

Sonra kitabın kenarlarına çizdiği küçük iç içe geçmiş halkaları gördüm.

“Nedir bu?” diye sordum, güzel bir kitabın karalanması sanırım beni tetiklemişti.

Kitaba baktı.

“Hiç.”

“İnsan hiç diye kitapları karalamaz.”

Güldü.

“Düşünürken şekiller çiziyorum. Kitabın düşündürdükleri… Aslında sen sorunca şimdi baktım da “flower of life” yani yaşam çiçeği sembolüne benziyor. Malum bir ara kadınlar arasında popüler bir takıydı…”

Belki konuşmamız orada bitebilirdi. Kalemimi alıp çıkabilirdim. Ama arkadaşımın gelmemesiyle açılan o boşlukta kahvem hâlâ sıcaktı ve dışarıda yağmur başlamıştı.

Bir süre sonra masalarımız birleşti. Garson yan masadaki peçetemin üzerine çizdiğim şeyleri değerli bulmuş olacak ki alıp atmak yerine peçeteyi yeniden önüme koydu. Karşımdaki adam ise peçetenin üzerine çizdiğim dairenin üzerine kahve bardağını koyarak sınırlarımı bilerek ihlal etmek ister gibiydi. En klişe flört jestlerinden biri olan aynı bardaktan su içmek / aynı pipeti kullanmak gibi bir şey olsa gerek diye düşündüm. Ama kahve bardağını peçetemden tekrar içmek için kaldırınca oluşan desen, adamın kitabına karaladığı halkalara benziyordu. İki halka birbiri içine girmiş ve ilk okuldaki kümeler dersinde gördüğümüz o meşhur venn şeması oluşmuştu.

İlk buluşmamızın o gün olduğunu daha sonra kararlaştırdık.

O gün ikimiz de buna buluşma dememiştik.

İkinci kez görüşmek için bahaneyi o buldu. Bana konuştuğumuz bir kitabın fotoğrafını gönderdi. Ben kitabı zaten okumuştum ama söylemedim. Buluştuğumuzda bunu itiraf ettim.

“Demek kandırdın beni.”

“Bir insanı görmek istemek kandırmak sayılıyorsa.”

Sonra üçüncü buluşma oldu.

Dördüncü.

Bir süre sonra saymayı bıraktık.

Aynı kafede, mümkünse aynı masaya oturmaya başladık. Ben kahvemi karıştırdıktan sonra kaşığı tabağın üzerine ters bırakıyordum. Bir akşam bunu bana söyledi.

“Bunu hep yapıyorsun.”

“Neyi?”

Gösterdi.

Kaşığı.

Onu bu kadar küçük bir şeyi fark etmiş olmakla suçlar gibi baktım.

Oysa hoşuma gitmişti.

İnsanın biri tarafından görülmesi bazen büyük cümlelerde değil, bir çay kaşığının nasıl bırakıldığının hatırlanmasında saklı…

Bizim aramızdaki şey de böyle başladı.

Küçük şeylerin birikmesiyle.

Eve vardığımızda birbirimize uzun mesajlar atmıyorduk. Sadece bir nokta gönderiyorduk.

.

Bu, “geldim” demekti.

Bazen “seni düşünüyorum.”

Bazen “bugün güzeldi.”

Bazen de yalnızca noktaydı.

Yağmur yağdığında aynı şarkıyı birbirimize göndermeye başladık. İlk kez o yollamıştı. İkinci yağmurda ben. Üçüncüde hangimizin önce gönderdiğini hatırlamıyorum.

“Bazı şeyler iki kez olduğunda tesadüftür,” demişti bir gece.

“Üç kez?”

“Üçüncüsünde dikkat etmek gerekir.”

Bunu ciddi söylememişti.

Biz o sıralar pek çok şeyi ciddi söylemiyorduk.

***

Çemberler bir gün geri geldi.

Bir gün hesabı beklerken peçeteye çizdi. İlk karşılaştığımız gündeki gibi.

Kalemi elinden aldım ve iki çemberin kesişim bölgesinin ortasına bir nokta koydun.

“Neden?”

“Bu bizim noktamız.”

Telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti.

O günden sonra bizim işaretimiz oldu.

Bazen mesajların sonuna çiziyorduk. Bazen peçetelere. Bir keresinde parmağıyla buğulanmış otobüs camına çizdi.

Bütün bunların ne kadar çocukça olduğunu biliyorduk.

Belki tam da bu yüzden hoşumuza gidiyordu.

İki yetişkinin yalnızca kendilerinin bildiği küçük bir dili olması, dünyadan çalınmış gizli bir oda gibiydi.

Sonra bu gizli odamıza eşya koymaya başladık.

İlk karşılaşmamızı tekrar tekrar anlattık.

Başlarda anlatı basitti: Arkadaşım gelmemişti, o kalemimi uzatmıştı.

Bir süre sonra ayrıntılar değişmeye başladı.

“Aslında seni kapıdan girerken fark etmiştim,” dedi bir gece.

“Bunu daha önce söylememiştin.”

“Söylemedim mi?”

“Hayır.”

Başka bir gün ben ona ilk konuştuğumuz anda tuhaf bir tanıdıklık hissettiğimi söyledim.

Oysa emin değildim.

Belki gerçekten hissetmiştim.

Belki de şimdi hissettiğim şeyi geçmişe yerleştiriyordum.

İlişkiler biraz böyledir. Yalnızca gelecek kurmazlar. Geçmişi de yeniden yazarlar.

Bir süre sonra ilk karşılaşmamız yaşadığımız bir olay olmaktan çıktı.

Bizim mitimiz oldu.

***

İlk garipliği ben fark ettim.

Bir gece telefonda konuşurken, “Bazı kapıları açan anahtar değil, içeride birinin seni bekliyor olmasıdır,” dediğini hatırladım.

Birkaç gün sonra bu cümleyi ona söyledim.

“Ben öyle bir şey demedim.”

“Dedin.”

“Benim kuracağım bir cümleye benziyor ama söylemedim.”

Israr ettim.

Sonra mesajlarımızı aradık.

Yoktu.

Telefon konuşmalarından birinde söylemiş olabileceğini düşündük.

Konu kapandı.

İkinci gariplik bir sahafta oldu.

Daha önce hiç gitmediğimiz küçük bir dükkândı. Rafların arasında dolaşırken bir kitabın ilk sayfasına kurşunkalemle çizilmiş işareti gördüm.

İki kesişmiş daire, ortasında nokta.

Onu çağırdım.

Uzun süre baktı.

“Sen mi yaptın?”

Güldüm.

Ama ikimiz de pek eğlenmemiştik.

Kitabı satın aldık.

Kimin çizdiğini hiçbir zaman öğrenemedik.

Bazı şeyler iki kez olduğunda tesadüftür.

Üçüncüsünde dikkat etmek gerekir.

Üçüncüsü iki hafta sonra geldi.

Şehrin öteki ucunda, ilk kez girdiğimiz bir kafeye oturduk. Garson yanımıza yaklaşıp bize baktı ve:

“Her zamankinden mi?” dedi.

Adamla birbirimize baktık.

“Sanırım bizi birileriyle karıştırdınız.”

Garson özür dileyip uzaklaştı.

O gün ikimiz de bunu konuşmamaya çalıştık.

Ama konuşmamak da bazen bir şeyi beslemenin başka biçimidir.

***

Egregoru bana bir gece o anlattı.

Evindeydik. Yağmur yağıyordu. Şarkımız çalıyordu; bunu özellikle açmamıştık. Bir listenin içinden kendiliğinden gelmişti.

“Egregor, modern okült ve ezoterik geleneklerde kabaca, bir grup insanın ortak düşünceleri, duyguları, sembolleri ve ritüelleri tarafından oluşturulduğu düşünülen kolektif bir psişik varlık veya düşünce-formu anlamında kullanılıyor.”
Bana bilgi satmak istediğinde takındığı o ses tonunu takınarak devam etti:

Modern ezoterik yorumda mekanizma aşağı yukarı şöyle:

İnsanlar ortak bir fikir etrafında birleşir.

O fikir için semboller üretirler.

Ritüeller gerçekleştirirler.

Aynı hikâyeleri tekrar tekrar anlatırlar.

Ona duygusal enerji yüklerler.

Ve zamanla grubun toplamından daha büyük görünen bir “şey” meydana gelir.

Bir süre sonra oluşan şey, onu oluşturan insanlardan bağımsızmış gibi davranmaya başlıyordu.

“Yani hayali bir yaratık mı?”

“Belki. Ama hayali olması etkisiz olduğu anlamına gelmiyor.”
“Örnek ver”
“Batman tam olarak nerede bulunur? Çizgi romanlarda mı, filmlerde mi, onu canlandıran oyuncularda mı, yoksa onu yaratan Bob Kane ve Bill Finger’ın zihninde mi? Bunların hiçbiri tek başına Batman değildir. Karakter yaklaşık bir asırdır farklı yazarlar tarafından yeniden yazılıyor, farklı oyuncular tarafından canlandırılıyor, görünüşü ve hikâyesi değişiyor. Buna rağmen zihnimizde hâlâ “Batman” dediğimiz oldukça belirgin bir şey var. Batman artık tek bir eserden çok, semboller, geçmişi ve davranış kalıplarıyla oluşmuş sınırlara sahip ortak bir kültürel kimlik. Hatta yeni bir film bu sınırların fazla dışına çıktığında izleyiciler “Bu Batman değil” diyebiliyor. İlginç olan şu ki ortada değişmez, fiziksel bir Batman olmadığı halde milyonlarca insan onun ne olup ne olmadığı konusunda ortak bir fikre sahip.”

Daha fazla ukalalık etmesine izin vermeden araya girdim:

“Joker… Onu canlandıran karakteri öldürnmüştü, “Heath Ledger’ı.”
“Evet, sen onun hep canlandırdığı karakter tarafından ele geçirildiğine inanmışsındır, oysa Joker gerçek bir varlık değil. Ama o kadar güçlü bir karakter ki, gerçekten o mu bu trajediye sebebp oldu bilmesek de hem Batmen hem de Joker karakterleri gerçek olmamasına rağmen dünya üzerinde pek çok insanı derinden etkilemiştir.”

İkimizin sembolünü düşündüm, çemberlerimizi.

Ortasındaki tekil noktalamızı…

Şarkıyı.

Aynı masayı.

Defalarca anlattığımız ilk karşılaşmayı.

“O zaman bizim de bir tane yaratmış olmamız gerek.”

Güldü.

Ben de güldüm.

Sonra ona bir isim bulduk.

Bu ismi burada yazmayacağım.

Bunun nedenini birazdan anlayacaksın.

***

O geceden sonra onu daha sık konuşmaya başladık.

Başlangıçta şakaydı.

Bir şey denk geldiğinde “O yaptı,” diyorduk.

Aynı anda mesaj yazdığımızda.

Tesadüfen aynı yerde karşılaştığımızda.

İç içe geçmiş çemnerleri bir yerde gördüğümüzde.

Sonra şaka olmaktan çıktı.

Çünkü dikkat ettiğimiz şeyler çoğalmaya başladı.

Ya da dikkat ettiğimiz için çoğalıyorlardı.

Hangisi olduğunu artık bilmiyorum.

Ama başka bir şey biliyorum:

Biz birbirimizi tanıdıkça, ilk aylarda düşündüğümüz kadar uyumlu olmadığımız ortaya çıktı.

O, sorunları susarak çözüyordu.

Ben konuşarak.

Ben geleceği düşünüyordum.

O anı uzatmaya çalışıyordu.

Başlangıçta gizemli bulduğum bazı huyları zamanla yorucu gelmeye başladı. Benim sevdiğini söylediği bazı taraflarımın da onu tükettiğini hissediyordum.

Birbirimizden uzaklaşmaya başladık.

Ama “biz” uzaklaşmamıza izin vermiyordu.

Ne zaman ayrılığı konuşsak o şarkı bir yerde çalıyordu.

Bir gün konuşmama kararı aldıktan üç saat sonra, otobüs durağının camında sembolümüzü gördüm.

Başka bir gece onu rüyamda gördüm. Sabah mesaj attı.

“Garip bir rüya gördüm.”

Aynı odayı tarif etti.

Ortada bir masa vardı.

Masanın üzerinde işaretimiz.

Ve odada bizden başka biri daha vardı.

Onu göremiyorduk.

Ama bakıyordu.

***

O zaman anladım.

Bizi bir arada tutan şey artık birbirimizi istememiz değildi.

Birbirimiz hakkında kurduğumuz hikâyeydi.

Bütün o noktalar.

Yağmurlar.

Şarkılar.

Peçeteler.

Kesişen tesadüfler.

“Biz” dediğimiz şey ikimizden çoktan ayrılmıştı.

İki insan birbirinden vazgeçebilirdi.

Ama bir hikâye kendinden vazgeçmek istemiyordu.

Bu yüzden ritüelleri bozmaya başladım.

Aynı masaya oturmadım.

Yağmur yağdığında şarkıyı kapattım.

Eve vardığımda nokta göndermedim.

İşaretimizi gördüğümde bakışımı çevirdim.

Bir şeyi yok etmek için bazen onunla savaşmak gerekmez.

Tek yapmanız gereken onu tekrarlamamaktır.

İlk günlerde daha çok karşıma çıktı.

Sonra azaldı.

Sonra sustu.

Biz de sustuk.

Bir akşam son kez buluştuk. Başka bir kafede. Başka bir masada.

Çayımı karıştırdım.

Kaşığı tabağa bu kez düz bıraktım.

Fark etti.

Hiçbir şey söylemedi.

Ayrılırken birbirimize sarılmadık.

Eve geldiğimde telefonuma baktım.

Mesaj yoktu.

Ben de göndermedim.

***

Aylar geçti.

İşareti bir daha görmedim.

Şarkımızı bir yerde duyduğumda değiştirme gereği bile hissetmediğim gün, bittiğini anladım.

Onu düşünmediğim günler başladı.

Sonra haftalar.

İnsanların birbirini unutması sandığımız kadar dramatik değil. Bir sabah uyanıp unutmuş olmuyorsun. Bir gün sadece fark ediyorsun ki onunla ilgili son düşüncenin üzerinden oldukça uzun zaman geçmiş.

Benim için öyle oldu.

Belki onun için de.

Fakat sana başta bir şeyi söylemedim.

Bu hikâyeyi anlatırken sembolü kaç kez düşündüğünü bilmiyorum.

Çemberleri, ortasındaki noktayı…

Bir yerde yeniden belirmesini bekleyip beklemediğini de bilmiyorum.

Ama beklediysen, kısa bir an için bile olsa, onu yeniden kurdun.

Çünkü bazı şeyleri yaşatmak için onlara inanmak gerekmez.

Onları hatırlamak yeterlidir.

Ben onu çoktan unutmuştum.

O da belki beni.

Ama bunları okurken, sen hâlâ ikimizi birlikte düşünüyorsun.

Egregorumuza sen de dahilsin.


Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum