Dört Buçuk Milyar Yıllık Pozlama (Kısa Öykü)

Ortalama okuma süresi 9 dk.

“Zaman, benim yapıldığım tözdür.” —Jorge Luis Borges

“Artık olmayan varlığın fotoğrafı, bir yıldızın gecikmiş ışınları gibi bana fiziken dokunacaktır.” — Roland Barthes, Camera Lucida

“Şu anda neye bakıyoruz?” diye sordu kadın.

Adam gözünü fotoğraf makinesinden ayırmadı.

“Şu ana değil.”

“Peki neye?”

“Şimdiye ulaşmayı başarmış geçmişlere.”

Kadın yıldızlara baktı. Hepsi aynı karanlık tuvalin üzerindeymiş gibi görünüyordu.

“Gökyüzü tek bir zaman değil mi?”

“Gökyüzü,” dedi adam, “aynı yere varmış farklı zamanların toplamı.”

***

Şehrin ışıkları arkalarındaki dağların altında kalmıştı. Önlerinde, gecenin içine doğru uzanan taşlık bir düzlük; üstlerinde ise karanlığa rastgele serpilmiş gibi görünen yıldızlar vardı. Adam üçayağın bacaklarını kayaların arasına yerleştiriyor, kadın da elindeki kırmızı fenerle ona ışık tutuyordu.

Birbirlerini iki yıldır görmemişlerdi.

Adam, kadını, kadının kendisini dahi sevemediği bir zamanda sevmişti. Kadınsa adamı, adam beklemekten vazgeçtikten sonra sevmeye başlamıştı. Aralarında artık bir şehir, başka insanlar ya da söylenmemiş sözler yoktu. Yalnızca zaman vardı.

Kadın birkaç gün önce kısa bir mesaj göndermişti:

*Bana bir zamanlar, zamanın fotoğrafını çekebileceğini söylemiştin. Hâlâ yapabiliyor musun?*

Adam cevap vermeden önce uzun süre ekrana bakmıştı.

Sonunda yalnızca bir konum göndermişti.

Şimdi, gecenin ortasında, yan yana duruyorlardı.

Adam fotoğraf makinesini üçayağa sabitledi, yıldız takip düzeneğini açtı ve objektifin netlik halkasını sonsuza çevirdi. Sonsuzluk işareti, küçük beyaz bir çizgi olarak parmaklarının altında belirdi.

Kadın eğilip objektife baktı.

“Sonsuzluk gerçekten orada mı?”

“Nerede?”

“Parmağının ucunda.”

Adam gülümsedi.

“Objektiflerin sonsuzluğu bile bir çizgiden ibaret.”

“İnsanlarınki de farklı değil.”

Adam cevap vermedi. Kadının böyle protest cümleler kurmasını özlediğini fark etti. Ardından, özlediği şeyin gerçekten karşısındaki kadın mı, yoksa ondan yıllar önce ayrılmış olan hâli mi olduğunu düşündü.

Makinenin küçük ekranında yıldızlar belirdi. Bazıları parlak, bazıları neredeyse seçilemeyecek kadar soluktu.

Kadın gökyüzüne bakarak sordu:

“Şu an neye bakıyoruz?”

“Geçmişe.”

“Biliyorum. Ama hangi geçmiş?”

Adam doğruldu. Eliyle gökyüzünün bir köşesini işaret etti.

“Şuradaki parlak yıldızdan çıkan ışık yaklaşık yirmi beş yıl önce yola çıktı. Onun yanındaki daha uzak olan birkaç yüz yıl önce. Birazdan kadraja girecek Andromeda’nın ışığıysa iki buçuk milyon yıllık.”

Kadın başını makinenin ekranına yaklaştırdı.

“Yani hepsi aynı fotoğrafta olacak.”

“Evet.”

“Ama aynı zamana ait değiller.”

“Hiçbiri.”

Adam, ekranın sağ alt köşesinde belli belirsiz görünen noktayı büyüttü.

“Şu küçücük lekeye bak. Yıldız gibi görünüyor ama çok uzak bir galaksinin çekirdeği. Ondan gelen ışık 4,5 milyar yıl önce yola çıktı.”

Kadın adamın daha fazla bilmişlik taslamasına izin vermeden cümlesini tamamladı “Dünya var olmaya başlamadan önce…”

“Evet. Ya da yeni yeni oluşmaya başlıyordu; erimiş kaya, ateş ve gazdan ibaretti. Yani o ışık, kaynağından çıktığında ne okyanuslar vardı ne ağaçlar ne de insanlar. Sonra ışık buraya doğru gelirken Dünya soğudu. Denizler oluştu. İlk hücreler ortaya çıktı. Canlılar sudan karaya çıktı. Türler doğdu, yok oldu. İnsanlar evrimleşti. Ateşi buldu. Şehirler kurdu. Savaşlar yaptı. Şiirler yazdı…”

Kadın yine adamın cümlesini tamamladı: “Ve o ışığı yakalayacak bir sensör üretti.”

Adam gülümsedi: “Evet, fotoğraf makinesini icat etti.”

Kadın: “İnanılmaz bir şey bu.”

Adam: “Nesi?”

“Bunca yolu, buradaki küçücük bir karenin üzerine düşmek için gelmiş olması.”

Adam fotoğraf makinesinin siyah gövdesine baktı.

“Işık buraya gelmek için yola çıkmadı.”

“Ama geldi.”

“Bu ikisi aynı şey değil.”

“Belki değildir,” dedi kadın. “Ama insan bazen bir şeyin niyetinden çok, nereye ulaştığıyla ilgileniyor.”

Adam, kadının gökyüzünden söz etmediğini anladı.

Deklanşöre basmadan önce son ayarları kontrol etti. Pozlama uzun sürecekti. Sensör, karanlığın içinden gelen en zayıf ışığı bile sabırla biriktirecekti. Bir noktada, çıplak gözle görünmeyen şeyler, yeterince beklendiğinde fotoğrafta ortaya çıkacaktı.

“Başlatıyorum,” dedi.

Kadın feneri kapattı.

Deklanşör açıldı.

Makinenin içinde, gözle görülemeyen küçücük bir yüzey karanlığa açılmıştı. Ay’dan yaklaşık bir saniye önce ayrılmış ışık, yakın yıldızlardan yıllar önce yola çıkan ışıkla yan yana düşüyordu. Uzak galaksilerin milyarlarca yıllık ışığı, henüz Dünya yokken doğmuş fotonlarla aynı sensörde buluşuyordu.

Gökyüzünde birbirlerine komşu görünen her nokta, aslında başka bir zamandan geliyordu.

Fotoğraf makinesi bunların hiçbirini ayırmıyordu.

Nereden geldiklerini, ne kadar yol aldıklarını, kaynaklarının hâlâ var olup olmadığını sormuyordu.

Yalnızca ulaşan ışığı kabul ediyordu.

Kadın taşlardan birinin üzerine oturdu. Adam yanına gelince montunun cebinden küçük bir termos çıkarıp ona uzattı.

“Kahve,” dedi. “Nasıl sevdiğini hatırladım.”

Adam kapağı açtı. Kahve hâlâ sıcaktı.

“Hafızan iyiymiş.”

“Bazı şeyleri unutmak için iyi bir hafıza gerekiyor.”

Adam kahveden bir yudum aldı. Kadının söylediği cümle aralarında havada asılı kaldı.

Uzaktaki bir köyün ışıkları, dağın yamacında titriyordu.

Kadın sessizliği bozdu.

“Sana iki yıl önce söyleyemediğim bir şey var.”

Adam termosun kapağını kapattı.

“İki yıl önceki bana mı söylemek istiyorsun, bugünkü bana mı?”

Kadın ona döndü.

“Aralarında bu kadar fark var mı?”

“Var.”

“Hangisi beni dinlerdi?”

“İki yıl önceki adam.”

“Peki şimdi nerede o?”

Adam gökyüzüne baktı.

“Belki senden yansıyan ışığı hâlâ bir yerlerde dolaşıyordur.”

Kadın başını eğdi. Ayakkabısının ucuyla toprağın üzerinde küçük bir daire çizdi: “Ben seni sevmediğim için gitmedim,” dedi. “Seni sevdiğimi anlayacak kadar kendime yaklaşamamıştım.”

Adam bu cümleyi uzun süre beklemişti. Bir zamanlar onu duyabilmek için hayatının büyük bir kısmından vazgeçebileceğini düşünmüştü. Şimdi cümle nihayet ona ulaşmıştı ama içindeki karşılığı değişmişti.

Tıpkı ölmüş olabilecek bir yıldızın ışığı gibi, söz hâlâ parlaktı; yalnızca kaynağı artık başka bir zamandaydı.

“Bunu o zaman söyleseydin.” dedi adam.

“Biliyorum.”

“Her şey farklı olabilirdi.”

“Biliyorum.”

“Şimdi söylemen o zamanı geri getirmiyor.”

“Bunu da biliyorum.”

Kadın gözlerini ondan kaçırmadan konuştu:

“Ama söz o zaman içimden çıkmadı. Şimdi çıktı. Belki sana geç ulaşacak. Belki ulaştığında sen artık orada olmayacaksın. Yine de söylemek istedim.”

Adam, fotoğraf makinesine baktı. 30 dakikalık pozlamanın bitmesine yirmi üç dakika vardı.

“Gökyüzündeki bazı yıldızlar çoktan sönmüş olabilir,” dedi kadın. “Öyle değil mi?”

“Evet.”

“Ama ışıkları hâlâ geliyor.”

“Evet.”

“Bu, onların var olduğu anlamına mı gelir, yok olduğu anlamına mı?”

“İkisi de.”

Kadın hafifçe güldü.

“Senin en sinir bozucu cevapların hep en doğru olanlar.”

Adam da gülümsedi. İki yıl sonra ilk defa aralarındaki zamanın biraz inceldiğini hissetti.

Kadın ayağa kalktı. Üşümüş ellerini ceplerine soktu ve fotoğraf makinesine doğru yürüdü. Ayağı bir taşa takılınca adımlarını daha iyi görmek için cebindeki kırmızı feneri çıkardı. Fener bir anlığına yandı ve objektifin önünden ince, kırmızı bir yay çizerek geçti.

Adam hemen doğruldu.

“Dur!”

Kadın donakaldı.

“Ne oldu?”

“Kadraja girdin.”

“Fotoğrafı bozdum mu?”

“Muhtemelen. Işık izi oluşmuştur.”

“Özür dilerim.”

Adam makineye doğru yürüdü ama deklanşörü kapatmadan önce durup bekledi. Milyarlarca yıl yolculuk etmiş ışık, sensörün üzerine düşmeye devam ediyordu. Kadının fenerinden çıkan birkaç saniyelik kırmızı ışık da artık onların arasındaydı.

En eski ışıkla en yeni ışık, aynı yüzeyde buluşmuştu.

“Ellemeyelim” dedi adam.

“Bozulmadı mı?”

“Bozuldu.”

“Öyleyse neden durdurmuyorsun?”

Adam yeniden kadının yanına döndü.

“Çünkü belki de ilk kez doğru bir fotoğraf oluyor.”

Pozlama tamamlanana kadar konuşmadılar.

Soğuk ilerledi. Gökyüzü ağır ağır döndü. Onlar fark etmese de Dünya, kendi ekseni üzerinde yoluna devam etti, Güneş’in çevresinde ilerledi; Güneş de galaksinin içinde sürüklendi. Hiçbir şey gerçekten hareketsiz değildi. Üçayağın sabit sandıkları ayakları bile evrenin içinde akıl almaz bir hızla yol alıyordu.

Deklanşör kapandığında makineden hafif bir klik ses geldi.

Adam görüntünün işlenmesini bekledi. Ardından ekran aydınlandı.

Fotoğraf ilk bakışta sıradan bir gece göğüydü. Binlerce yıldız, karanlığın içinde toz gibi irili ufaklı noktalar hâlinde parlıyordu. Andromeda, soluk bir duman lekesine benziyordu. Çok uzak galaksiler, ancak görüntü büyütüldüğünde fark edilebilecek kadar küçüktü.

Ve kadının feneri…

Fotoğrafın alt kısmından başlayıp gökyüzüne doğru kıvrılan ince, kırmızı bir çizgi bırakmıştı. Çizgi, yıldızların arasından geçiyor, sonra ansızın sona eriyordu.

Kadın ekrana baktı.

“Gerçekten bozmuşum.”

“Hayır,” dedi adam. “Zamanını eklemişsin.”

Kadın kırmızı çizgiye parmağıyla dokundu.

“Bu ışık kaç yaşında?”

“Birkaç dakika.”

“Ya yanındaki?”

“Dört buçuk milyar yıl.”

Kadın gülümsedi.

“Aynı fotoğrafta aralarında dört buçuk milyar yıl olan iki ışık duruyor.”

“Evet.”

“Birbirlerine dokunuyorlar mı?”

“Fotoğrafta dokunuyor gibi görünüyorlar.”

“Bu yeterli mi?”

Adam cevap vermeden önce onu uzun süre düşündü.

“Bazen elimizde olan tek şey bu.”

Kadın başını adamın omzuna yasladı. Adam geri çekilmedi. Kadının saçlarından yansıyan ışığın kendi gözüne ulaşması saniyenin milyarda biri kadar sürmüştü. Gözündeki sinirler bu ışığı elektriksel işaretlere çevirmiş, beyni görüntüyü işleyene kadar biraz daha zaman geçmişti.

Aslında kadını hiçbir zaman tam şimdiki hâliyle göremiyordu.

Kadın da onu göremiyordu.

İnsanlar birbirlerine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, daima geçmişlerinden ulaşmış küçük görüntülerle konuşuyorlardı. Belki sevgi, bu gecikmeyi ortadan kaldırmak değildi. Karşındakinin sana ulaşana kadar değişmiş olabileceğini kabul etmekti.

Kadın başını kaldırmadan sordu:

“Biz yanlış zamanda mı karşılaştık?”

“Evet.”

“Peki şimdi?”

Adam, fotoğraftaki kırmızı çizgiye baktı. Kadının birkaç dakika önceki hareketi, dört buçuk milyar yıllık ışığın yanında duruyordu. Işık yola çıktığında daha Dünya gezegeni bile yoktu. Hiçbiri aynı anda yola çıkmamıştı. Hiçbiri aynı mesafeden gelmemişti. Yine de o gece, aynı sensöre ulaşmışlardı.

“Şimdi de farklı zamanlardan geliyoruz,” dedi adam.

Kadın başını kaldırdı.

“Bu kötü bir şey mi?”

“Bilmiyorum.”

“Ben geç kaldım.”

“Evet.”

“Ama geldim.”

Adam ilk kez ona doğrudan baktı.

“Evet,” dedi. “Geldin.”

Sabaha karşı eşyaları topladılar. Dağdan aşağı inerken aralarında ne geçmişi geri getirecek sözler verdiler ne de geleceği garanti altına almaya çalıştılar. Aynı adımlarla yürümüyorlardı; kimi zaman kadın öne geçiyor, kimi zaman adam geride kalıyordu. Yol daraldığında birbirlerini beklediler.

Birkaç gün sonra adam fotoğrafı büyükçe bir kâğıda bastı.

Kâğıdın altında makinenin otomatik olarak kaydettiği tarih ve saat vardı. Tek bir gün, tek bir saat, tek bir dakika…

Kadın yazıya baktı ve güldü.

“Makine yalan söylemiş.”

“Neden?”

“Bu fotoğraf o gece çekilmedi ki.”

Kalemi eline aldı. Makinenin yazdığı tarihin üzerini tek bir çizgiyle kapattı. Altına yeni bir cümle yazdı.

Adam, mürekkep kuruyana kadar kâğıdı elinde tuttu.

Fotoğrafta, Dünya oluşmadan önce yola çıkmış ışıklarla kadının birkaç saniyelik kırmızı izi yan yana duruyordu. Uzaklıklar kaybolmuş, zamanlar birbirine karışmıştı. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı yüzeye, aynı yüze düşmüştü.

Adam fotoğrafın altındaki cümleyi bir kez daha okudu:

*Dört buçuk milyar yıl ve otuz dakika.*


Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum