“Tanrı’yı gördüğüm göz, Tanrı’nın beni gördüğü gözün aynısıdır.” — Meister Eckhart
“Gerçek keşif yolculuğu yeni ülkeler görmek değil, başka gözlere sahip olmak; evreni bir başkasının, yüzlercesinin gözlerinden görmektir.” — Marcel Proust / Kayıp Zamanın İzinde
“Sanatın gerçekten yansıttığı hayat değil, ona bakandır.” — Oscar Wilde / Dorian Gray’in Portresi
Gözleriyle insan dünyadaki hemen her şeyi görebilir ama kendi gözlerini doğrudan göremez. Bunun için bir aynaya, narcissus misaili suyun yüzeyine ya da başka birinin bakışına ihtiyaç duyar. Ses çıkarabilir, kendi sesimizi duyabilir ama onu başkalarının duyduğu biçimde duyamayız. Yüzümüz bize aittir fakat gün boyunca onu en az gören kişi yine biziz. Kendimize fazlasıyla yakınız, bazen kendimizi göremeyecek kadar yakın…
Ürettiklerimiz için de böyledir. Bir yazı, resim, fotoğraf ya da şarkı bizden çıktığı için onu en iyi bizim tanıdığımızı sanırız. Oysa onu yalnızca meydana geldiği taraftan tanırız. Kaynağını biliriz ama ulaştığı yerlerde neye dönüştüğünü bilemeyiz. Bir cümlenin başka bir insanda hangi kapıyı açacağını, hangi eski odaya gireceğini, orada kimi uyandıracağını öngöremeyiz.
Bu yüzden bir okurun gözünden kendi yazdığımız metne bakmak, bize yalnızca metin hakkında değil, kendimiz hakkında da yeni bir şey söyler. Bir başkasının bizde gördüğü anlamı fark eder ve şaşırırız: “Demek bunu da yazmışım.” Hatta bazen daha ileri gideriz: “Demek bunu düşünüyormuşum da haberim yokmuş.”
Metin, yazarının bildiğinden daha fazlasını taşıyabilir. (Bkz: Eserin Sanatçıyı Aşması)
Çektiğiniz bir fotoğrafı paylaştığınızda, altına gelen yorumlarda fotoğrafın sizde uyandırdığı hislerden daha fazlasını, daha farklısını hissedenleri görmüşsünüzdür. Yazdığınız bir şiirin, yazının sevdiğiniz bir kişi okusa nasıl okurdu diye onun gözünden okumaya çalıştığınız anı hatırlayın. Bir bestecinin kendi bestesi icra edilirken dinleyicilerin arasında oturup onların kulağından dinlediğinde aldığı hazzı görmüşsünüzdür. (Bkz: And The Waltz Goes On – Anthony Hopkins) Ya da bir film yönetmeninin, kendi filmini kurgu esnasında onlarca kez izlemesine rağmen seyirciyle birlikte sinemada ilk kez izlerken aldığı hazzı düşünün.
Burada düşünce kaçınılmaz olarak daha büyük bir soruya açılıyor: Eğer insan kendi yarattığını başkasının gözünden deneyimlemekten böyle bir haz duyuyorsa, evreni yaratan bir varlık için de benzer bir şey düşünülebilir mi?
Her şeyi bilen, her şeye yeten ve kendi içinde eksiksiz olan bir varlığın yaratmaya neden ihtiyaç duyduğu, şüphesiz insanlığın en eski sorularından biri. Bir eksikliği mi gidermek ister? Yalnız mıdır? Tanınmayı, sevilmeyi, kendisine ibadet edilmesini mi bekler? Bunların her biri Tanrı’yı fazlasıyla insana benzetir. İhtiyaç duyan, onay bekleyen, yalnızlıktan sıkılan bir Tanrı düşüncesi, sonsuz bir varlıktan çok gökyüzünde oturan kudretli bir hükümdarı andırır…
Belki yaratılışın amacı Tanrı’nın kendisini bilmesi değil, kendisini kendisi olmayan sayısız bakış açısından deneyimlemesidir.
Bu, teolojik bir iddiadan çok metafizik bir sezgi. Çünkü malum olduğu üzre bilmek ile deneyimlemek aynı şey değil. Bir şehrin bütün sokaklarını gösteren kusursuz bir haritaya sahip olmak, o sokaklarda yağmur altında yürümekle aynı değildir. Bir besteci eserindeki her notayı bilir fakat müziğin, onu ilk kez dinleyen bir insanın içinde nasıl yankılanacağını bilemez. Bir yazar hikâyesinin sonunu daha başından biliyor olabilir ama okurun son sayfaya geldiğinde nasıl bir düşünce ve his dünyasında olacağını bilemez. Mutlak bütünlük de belki benzer bir açmaz taşır. Bütünün dışında hiçbir şey yoksa bütün, kendisine dışarıdan bakamaz. Kendisine ayna tutacak ayrı bir varlık bulunmaz. Çünkü ayna da, ışık da, aynaya düşen görüntü de onun içindedir.

Öyleyse bütün, kendi içinde bakış noktaları oluşturur.
Kendisini parçalara ayırdığı için değil; kendisini sayısız pencereden görebilmek için. Tek bir beyaz ışığın prizmadan geçerek farklı renklere ayrılması gibi, bir olan varlık da sayısız bilince dönüşür. Her bilinç, bütünün kendisine açtığı farklı bir penceredir. Aynı evren bir çocuğun gözünde hayret, bir âşığın gözünde vaat, yas tutan birinin gözünde sessizlik, bir bilim insanının gözünde çözülecek bir problem, bir şairin gözünde tamamlanmamış bir cümle olur.
Evren aynıdır ama okurları farklıdır. Ve her okur, evrene başka bir anlam kazandırır.
Bu açıdan bakınca bizler Tanrı’nın yazdığı bir kitabın yalnızca karakterleri olmayabiliriz. Aynı zamanda o kitabın okurlarıyız. Tanrı, kendi yazdığı metni bizim gözlerimizden okuyor olabilir. Denizi yaratan varlık, denizi ilk kez gören bir çocuğun şaşkınlığında kendi deniziyle yeniden karşılaşır. Aşkı mümkün kılan bütün, sevdiği insanın karşısında ne söyleyeceğini bilemeyen birinin kalp çarpıntısında aşkı içeriden yaşar. Yıldızları meydana getiren varlık, bir gece başını gökyüzüne kaldırıp kendisini küçücük hisseden insanın gözlerinde kendi sonsuzluğunu seyreder.
Belki Tanrı yıldızların ne olduğunu biliyordu; fakat onlara bakmanın nasıl bir şey olduğunu bizimle öğrendi.
Buradaki “öğrenme”, daha önce bilmediği bir bilgiyi edinmek anlamında değil. Bilginin deneyime dönüşmesi anlamında. Ateş kendi sıcaklığını bilir mi? Deniz kendi derinliğini hisseder mi? Bir hikâye, okunmadığı sürece kendi hüznünün farkında mıdır? Belki yaratılış, varlığın kendi bilgisini deneyime dönüştürme biçemidir.
Fakat bu düşüncenin karanlık ve dikkatle yaklaşılması gereken bir tarafı da var. Eğer bütün, her şeyi bizim aracılığımızla deneyimliyorsa acıyı, korkuyu, yalnızlığı ve kaybı da bizim aracılığımızla deneyimliyor demektir. Buradan, insanların çektiği acıları “Tanrı’nın kendisini deneyimleme isteği” diyerek açıklamak kolay ve zalimce olurdu. Hiçbir metafizik fikir, acı çeken bir insana onun acısının büyük bir planın gerekli parçası olduğunu söyleme hakkını bize vermez.
Belki çıkarılabilecek daha dürüst sonuç şudur: Eğer hepimiz bütünün içindeysek hiçbir acı bütünden dışarıya atılamaz. Bir başkasının acısı, evrenin başka bir köşesinde gerçekleşen ilgisiz bir olay değildir. Bütün, o acıyı da kendi içinde yaşamaktadır. Bu durumda merhamet yalnızca ahlaki bir tercih olmaktan çıkar; varlığın kendi yarasını fark etme biçimine dönüşür. Bir insana yardım ettiğimizde, bütünün bir parçası başka bir parçasına el uzatmış olur.
Okurla yazar arasındaki ilişkiye geri dönersek, bir yazar, metnini gerçekten başkasının gözünden okuyabilmek istiyorsa okurun özgür olmasına izin vermelidir. Okur yalnızca yazarın önceden belirlediği anlamı tekrar ederse yeni bir bakış ortaya çıkmaz. Yazarın kendi sesinin yankısından başka bir şey duyulmaz.
Gerçek okur bazen yazarı yanlış anlar, bazen ona itiraz eder, bazen metinde yazarın hiç düşünmediği bir anlam bulur. Bu durum yazarı rahatsız edebilir. “Ben aslında onu kastetmedim,” demek ister. Haklıdır da. Fakat metin yayımlandığı anda yalnızca ona ait olmaktan çıkmıştır. Okurun zihnine giren cümleler, orada başka cümlelerle tanışır ve yazarından bağımsız yeni bir hayat kurar.
Belki Tanrı ile insan arasındaki ilişki de bu yüzden kusursuz bir itaat ilişkisi değildir. Eğer yalnızca kendisine söyleneni yapan, önceden belirlenmiş anlamları tekrar eden varlıklar olsaydık Tanrı kendisini farklı gözlerden görmüş olmazdı. Yalnızca kendi iradesinin yankısını duyardı. Gerçek bir başkalık ise mesafe, belirsizlik ve özgürlük gerektirir. Yaratılanın yaratıcıyı şaşırtabilmesi gerekir. En azından yaratılışın bir tiyatro dekorundan daha fazlası olabilmesi için.
Belki kim olduğumuz, yalnızca içimizde verdiğimiz bir karar değildir. Biraz da kimlerin gözlerinden geçtiğimizdir.
Yıllar önce yazdığım bir metni bugün yeniden okuduğumda yalnızca eski hâlimle karşılaşırım. Fakat o metni bir başkasının ne hissettiğini bilerek okuduğumda, eski hâlim ile başka bir bilinç arasında kurulmuş görünmez bir köprüye girerim. Birkaç dakika boyunca hem yazan kişi, hem okuyan kişi, hem de ikisinin arasında değişen metin olurum. Kendi bilincimin duvarları incelir. Benim olmayan bir gözden kendime bakarım.
Belki yaratmanın en büyük hazzı tam olarak budur: Ortaya çıkardığımız şeyin bizden ayrılması, başkasının dünyasına girmesi ve tanımadığımız bir yüzle bize geri dönmesi.
Bir yazıyı yayımlamak bu nedenle küçük bir yaratılış eylemidir. Kelimeleri bir araya getirir, onlara biçim verir ve sonra geri çekiliriz. Onları kontrol etmeyi bırakarak yaşamalarına izin veririz. Bir gün biri o kelimeleri bulur, kendi hayatının içinden geçirir ve bize başka bir anlamla geri yollar. Biz de kendi yazımızı, kısa bir an için, sanki bize ait değilmiş gibi okuyabiliriz.
Belki Tanrı da evren karşısında böyle bir yazardır.
Belki bizi kendisini övmemiz için değil, kendisini çoğaltmamız için yarattı. Aynı varlığı, aynı dünyayı, aynı sonsuzluğu birbirinden bütünüyle farklı biçimlerde deneyimleyelim diye. Belki her sevincimizde varoluş kendi güzelliğini yeniden fark ediyor; her sorumuzda kendi gizemine bir kez daha şaşırıyor; her bakışımızda daha önce hiç bulunmadığı bir açıdan kendisine bakıyor.
Ve belki biz, Tanrı’nın yazdığı kitabın yalnızca cümleleri değiliz.
Biz, Tanrı’nın kendi yazdıklarını yeniden okuduğu gözleriz.
Yazarın ve okurun tek ve bir olduğu bir gerçeklikte, zamanın ve mekanın ötesinde görüşmek üzere 🙂
Not: Bu konser videosu o kadar etkileyici ki, en az 4 defa izlenmeyi hak ediyor. Birinci izleyiş, şüphesiz eser sahibi Anthony Hopkins’in gözünden. Hopkins’in seyiricinin kulağıyla dinleme çabasına ve heyecanına dikkat edin. İkinci izleyiş icracı şef André Rieu’nun gözünden. Muazzam bir kararlılıkla yönetiyor orkestrayı ve Hopkins’in gözünden de ifa etmeye çalıştığını anlıyorsunuz. Üçünkü izleyiş elbette orkestranın gözünden: Muazzam bir keyif ve hazla çalıyorlar eseri. Dördüncü izleyiş ise Hopkins’in eşinin gözünden: Sahneye değil Hopkins’e bakıyor, Hopkins’in gözlerinde bir mucizeye şahit oluyor gibi ve onun aldığı haz ise apayrı bir haz. Bu konser videosu tüm yazının ve evrenin yaratılış sürecinin / gözlemci ve gözlenen ilişkisinin özeti gibi.
Zamanın Ötesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
