Mother (Film Analizi)

mother_film_analizi_zamanin_otesi

-Sana yetemediğim için canım yanıyor

+Sen suçlu değilsin, benim için her zaman her şey yetersiz. Yoksa ben yaratamazdım. Şimdi her şeye baştan başlamalıyım.

Mother filminin finalinden bu replikler hem filmin hem de tüm yaratılış döngüsünün bir özeti niteliğinde. Nitekim insana asla hiç bir şey yeterli gelmez. Daha çok olmak ister, daha çok yaratmak, daha çok sevmek ister ve daha çok sevilmek… O nedenle hep baştan başlar durmaksızın…

Bu yazımız Darren Aronofsky’nin “Mother” (Anne) filmi analizini içerecek. O nedenle filmi izlemeyenleri önceden uyaralım. İzleyip izlememek konusunda kararsız kalanlara ise şunu tavsiye ederim, bu blogda yazılanlarla ilgiliyseniz, bir sanat severseniz ve sıradan kurgulardan sıkıldıysanız kesinlikle izleyin.

Pi, The Fountain (Kaynak) ve blogumda detaylı analizini yaptığım Nuh filmlerinin senaristi ve yönetmeni Darren Aronofsky, görüldüğü üzere sadece para kazanmak için film yapmayan, kendini ifade etmek için sinema sanatını kullanarak kendini gerçekleştiren yönetmenlerden. Yapımları özden geldiği için (samimi, yaranmaya çalışmayan, protest) belki de bizi bu denli etkiliyor.

Son filmi Mother da bu saydığım 3 film çizgisinde giden yani dinler tarihine dem vuran bir çizgide. Film yorumlarına baktığımızda ya yerin dibine sokuluyor ya da yere göğe sığdırılamıyor. Filmin anlaşılmadığı konusunda çok yorum okuyunca ve filmi gömenlerin film anlamayanlar olduğunu görünce bir analizin elzem olduğunu düşündüm.

Mother aslında kör göze parmak sokar derecede bariz metaforlar içeriyor. Hatta bu bariz sembolik göndermeler uzman izleyiciyi üzen, izleme zevkini düşüren cinsten. Filmin anlattığı metaforları anlamak için literatür taramış olmanız gerekmiyor. Sadece hissederek izlendiğinde dahi bir idrak yaşamanız mümkün çünkü senaryo insanı insan yapan tüm süreci, tüm yaratılış serüvenimizi anlatıyor.

mother_anne_film_analiz_zamanin_otesi

Lafı uzatmadan direkt olarak filmde kimin ne olduğuna değinmek gerekirse… Öncelikle filmde hiç isim kullanılmamış olması yönetmenin sanatını özgür bırakmış olması anlamına geliyor. Film gerçek bir sanat filmi, okullarda okutulacak cinsten çünkü her şeyi izleyicinin öznel bakış açısına bırakmış. Yine de kendi kişisel evren görüşünü en sert biçimde ortaya koymaktan çekinmemiş. Ben de kendi kısa öykülerimde isim kullanmam. Adam ve kadın derim çünkü her şey adam ve kadınla başladı. Hepimiz adam ve kadınız, isimler sadece etiket ve komikler…

Öncelikle tüm film eski ahitte anlatılan hikayeler üzerinden gidiyor. Tanrının evreni yaratışı, havva ile adem, cennetten kovuluşları, İsa’nın doğumu ve günümüze hatta yönetmenin çizdiği olası geleceğe kadar gidiyor film. Oyuncuların gerçek isimleriyle neyi sembolize ettiklerini anlatmaya çalışalım:

  • Javier Bardem: Tanrı (İncil’deki tanrı…)
  • Jennifer Lawrence: Doğa Ana (Anima Mundi, dünyanın ruhu)
  • Ev: Evren
  • Kristal: Sevgi (Koşulsuz, saf sevgi)
  • Ed Harris: Adem
  • Michelle Pfeiffer (Ed Harris’in karısı): Havva
  • Havva ile Adem’in iki oğlu: Habil ve Kabil
  • Bebek: İsa

mother_analiz_gifFilm eve güneş doğmasıyla başlar çünkü önce evren yaratılmıştır. Ardından doğa ana uyanır. Ev ve doğa ananın farklı şeyleri sembolize etmesi ama birbirlerine bağlı olmaları o kadar güzel bir detay ki… Jennifer Lawrence karekterine anima mundi demem boşuna değil. Çünkü bir doğa vardır bir de doğanın ruhu. Mesela dünya yaşayan bir varlıktır. Biz canlı deyince kolları bacakları eti kemiği olan organik varlıklar aklımıza getiriyoruz ama canlılığın tanımı oldukça muğlaktır. Dünya canlıdır ve anima mundi kavramı onun ruhunu temsil eder. Jennifer Lawrence yani Mother ile tamir etmeye çalıştığı ev arasında da böyle bir bağ var. Çünkü dünyaya zarar verdiğimizde, anima mundi onu tamir etmek için bir şeyler yapar. Bu bazen sel, bazen depremlerdir…

200w_dJavier Bardem tanrı olarak bir yazardır. Tam bu noktada “Hayatın Senaristi” blog yazım aklıma geldi… 😊 Tanrı yazardır çünkü incil bakış açısında kaderlerimiz onun ellerindedir. Lakin bu noktadan sonra yönetmenimiz Darren Aronofsky’nin kişisel ve dine karşı protest bakış açısı kendini göstermeye başlar. Bir yazar olarak tanrı yaratma sancısı çekmektedir ve yarattığı evrene insanı da dahil eder. Ve böylece Adem (Ed Harris) eve girer. Doğa ana ona evde sigara içmenin yasak olduğunu söylemesine rağmen o dinlemez ve hasta olmasına rağmen sigara içip kendisini yavaş yavaş öldürmeye devam eder. Doğa ana tamamen yaratma, düzeltme, birleştirme odaklı olduğundan; Adem’in bu davranışları ona saçma gelir ve onu sinirlendirir. Gecenin bir yarısı tanrı ve Adem tuvalette iken doğa ana ademin sırtında kaburgalarının olduğu yerde bir yara görür. Akabinde eve Havva yani Ed Harris’in karısı girer. Bu da; “kadın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır” sözüne atıftır incildeki…

Adem ve Havva yaratılmıştır ama Havva rahat durmaz. Girmenin yasak olduğu tanrının çalışma odasına (cennete) girer ve yasak elmaya dokunmaya çalışır. Doğa ana onu engellese de ikinci denemelerinde Adem ve Havva cennetteki yasak elmayı ellerine alırlar ve yere düşürüp kırarlar. Bu olaydan sonra tanrı yani Javier Bardem çok sinirlenip cenneti onlara yasaklar. Kapısını tahtalarla kapatır. Akabinde Havva ile Adem’in seviştiğini görürüz çünkü artık yasak elmayı yemişler ve iyi kötü ayrımına varmışlardır (koşulsuz sevginin kırılması ve dualitenin yaratılışı).

Görüldüğü gibi bildiğiniz incili okuyoruz… Yine hemen ardından eve kavga dövüş Havva ile Adem’in iki oğlu Kabil ile Habil girer. Kabil aynı incilde anlatıldığı gibi kıskançlık yüzünden kardeşi Habil’i öldürür ve tanrı tarafından lanetlenir. Sürgüne gider. Tüm bunlar yaşanırken doğa ana acı çekmektedir çünkü olan her şey onun ruhunun bir parçasıdır ve ona ruhsal acı çektirmektedir. Onun niyeti sadece düzeltmek, genişlemek, meydana getirmek ve büyümektir ama tanrının yarattığı bu varlıklar tüm varoluşuna, düzenine zarar vermektedir. Özetle kaos yaratmaktadır. Ki zaten tanrının isteği de budur. Kaostan düzen doğurmak… Tüm çabası bu. 😊

Aynı incilde anlatıldığı gibi insanlar hızla çoğalmaya başlamıştır ve evin içi pervasız patavatsız insanlarla sürekli dolmaktadır. Tam bu esnada doğa ana hassas davrandığı bir lavaboya oturulmamasını isterken insanlar ısrarla oraya otururlar ve lavabo çöker, su tesisatı patlar ve eve su akar. Bu da Nuh tufanını sembolize eder. Nitekim bu olaydan sonra doğa ana sinirlenip herkesi evden kovar. Nuh tufanından sonra doğa ana ve tanrı tekrar işe baştan koyulur ve çocuklarına hamile kalırlar. Bu noktada Hristiyan sembolizmi işin içine girer çünkü Hz. Meryem aslında doğa anadır. Tanrı doğa anayı, Meryem’i dölleyerek Hz. İsa’nın doğmasını sağlar.

giphy-downsizedDoğa ana bebeğine hamileyken, tanrıya ilham gelir ve o meşhur olan kitabını yazar… İncil’i… Kitap herkes tarafından çok beğenilir. Öyle ki hayranları yazarı putlaştırmaktadır. (Pek çok kişisel gelişim danışmanının başına gelen bir şey, ve çoğu da kendini kaybeder…) Yani kitabın anlattıkları önemsiz hale gelir sadece yazara olan hayranlık ve sevgilerini ona sunmaları görünür filmde. Tanrı bu sevgi halinden hoşnuttur çünkü sevgi yaratmak istemektedir ama insanlar sevgiyi bile putlaştırırlar ve sevgiyi kullanarak parçalarlar. Zaten Adem’in yasak elmayı kırması da bunu sembolize etmektedir. Bu tam bir severken boğma vakasıdır…

Nihayet bebek yani İsa doğar ama sevgi kavramını öyle yanlış anlamış ve yorumlamışızdır ki onu parçalarız. İsa’nın çarmıha gerilmesini simgeler bu da. Bunun üzerine doğa ana bodrumdaki petrolü kullanarak tüm evi yakar. Bu sahne ironiktir çünkü petrol gerçekten de doğa ananın kendi bedenidir, kendi üretimidir ve petrolle insan dünyaya zarar vermektedir. Fosil yakıtlar yüzünden küresel ısınma artıyor ve dünya resmen bir yanışa doğru gidiyor. Nihayetinde de filmin ön görüsü gibi yok olacağız ve bir resetlenme olacak. Yani dünya kendini yeniden yaratım sürecine başlayacak. Tanrı doğa anayı yeniden yaratacak ve doğa ana yeniden evi tamir edip düzeltmeye çalışacak. İnsanlar yeniden ve yeniden eve zarar verecek ve bu kısır döngü sürüp gidecek. Ta ki insanoğlu akıllanana dek.

mother_anne_film_analiz_zamanin_otesi_1Bu arada doğa ananın içtiği kehribar rengi toz ile yasak elmayı sembolize eden kristalin rengi aynı. Doğa ana evdeki yani doğadaki acıları hissedebiliyor ve doğanın içine kehribar rengi tozu karıştırıp duvarı boyuyor. Arada da bu tozu kendi içiyor. Bu toz kırılmış yasak elma yani sevgi. Kendini ve doğayı iyileştirmek için arada bunu kullanıyor. Nitekim kendi kalbi de ileride kırılacak ve bir sonraki doğa ana onu kullanacak kendini iyileştirmek için. Böyle bir kısır döngü…

Dedik ya yönetmen izleyiciyi özgür bırakmış. Tüm filme şöyle de yaklaşabiliriz: Yazarlık gibi yaratıcı işlerde bir süre sonra sevgi, hayranlık gibi kavramlar yaratıcının gözünü kör edebiliyor. Bunun sonucunda sanatçı bir tür körlük yaşıyor. Hayranlarının ona ne yaptığını ya da onun hayranlarına ne yaptığını göremiyor çünkü sevgi sarhoşluğu içinde oluyor. Anne yani sanatçının ilham kaynağı bundan en çok zarar gören oluyor. Bir manzaraya bakıp manzaranın fotoğrafını çekersiniz ve paylaşırsınız. Fotoğraf öyle çok sevilir ki herkes o manzaranın olduğu yere gitmek ister ve o manzarayı bir çöplüğe dönüştürürler… Dünya sahnesi de böyle bir çöplüğe dönüşüyor. İlham alıp korumak yerine onu yok ediyoruz.

Ya da şöyle yorumlayabiliriz: Birini çok seviyorsunuz ama o sadece sizi değil herkesi seviyor. Herkesi her şeyi sizi sevdiği gibi seviyor. Sizi özel bir yere koysa da görünüşte tıpkı filmde Javier Bardem’in yaptığı gibi öncelikli olarak görmüyor. Yazdığı kitabı önce eşine değil yayın evine okutması gibi… Siz de bu durumdan memnun değilsiniz çünkü sizi sevsin hatta belki de yalnızca sizi sevsin istiyorsunuz, size öncelik versin… Oysa o herkese eşit yaklaşıyor. Böyle bir ilişkide herkese eşit davranan taraf tanrı kompleksinde ve sadece sevgiye odaklanmış, sevgi arayışındaki biri oluyor. Özel bir bağlılık isteyen taraf ise sadakat ve paylaşım istiyor. Kıyamet de bu farktan kopuyor. Bireyselleşmek mi yoksa kollektif hareket etmek mi? Bana göre doğru ya da yanlış yok. Sadece oluş var ve iki taraf da yaratımın birer yönü. Ying ve yang gibi. Tüm yaratım bu çatışmalardan ve ikiliklerden ortaya çıkıyor zaten. Amaç ise dengeyi bulmak. Hem birey hem toplum olabilmek. Hem tanrı hem de doğa olabilmek…

Ama en önemlisi sevgi olabilmek. Filmde Javier Bardem herkese karşı sevgi duyuyordu, Jannifer Lawrence ise tek birine karşı… Hem tek tek herkesi, hem kendimizi hem de bütünü sevmeyi başardığımızda sanırım dengeye ulaşacağız. 😊

 

 

Reklamlar

39 comments

      • anne! yi seyrettikten sonra benim gibi düşünenler de var mı diye merak edip film yorumlarını karıştırırken bloğunuzla karşılaştım ve böylelikle yazılarınızı okumaya başladım.
        film için yazdıklarınız;
        seyrederken bana gecirdikleriyle neredeyse birebir örtüşüyor! Ayrıca anlamlandıramadıklarımı da siz tamamladınız;
        Teşekkürler.
        2012 den beri bu tarz blogları ve siteleri takip ediyorum.şimdiye kadar sizinkiyle karşılaşmamış olmaktan dolayı kendimi eshefle kınıyorum…
        yazınıza yapılan yorumlardan birinde özgüveninizin temeli sorgulanmis! ?
        “bu kadar büyük bir mezunun kısacık bir yazıda anlatılması ” tuhaf bulunuyor;
        oysa ki sırf bu nedenle bile yazılarınız okunmayı hakediyor.
        Bu kadar büyük ve derin konuların bu kadar yalın bir anlatımla,kafa karıstırmaksızın,eğip bükmeden sade bir dille
        bu kadar kolay anlatilabilir ve rahat anlasilabilir olmasi takdire şayan olmalı.
        Nitekim bunu bu kadar zarif becerebilmek daha tuhaf olmalı. ..

        Liked by 1 kişi

        • İlginiz ve yorumunuz için çok teşekkürler :) İnanın sizinki gibi yorumlar da, yorumunuzda bahsettiğiniz eleştirel yorumlar da çok değerli benim için. Yıllar önce bir başka okurum da tam tersini söylemişti, net değilsin yazılarında demişti çünkü her yazımın sonunu olabilir diye bitiriyordum. Çünkü ne kendimi ne de başkalarını bir görüşe hapsetmek istemiyordum. Bunun çok dişil bir eylem olduğunu anladım ve hermaafrodit denge için bende açığa çıkan, akışla gelen bu fikirlerin, düşüncelerin ve çıkarımların net bir dille aktarılması gerektiğine karar verdim. Yani bu budur, bu da şudur demeye başladım. O zaman da o ne özgüven o demeye başlandı sizin de refere ettiğiniz gibi :) Ama bu dönüşümümden sonra bana şöyle yorumlar gelmeye başladı: “Yazılarınız cinsiyetsiz.” yani cinsiyetim yazılarımdan tahmin edilemiyor diye geri bildirimler almaya başladım ve sizin yorumunuzdan güzel olmasın, bu en güzel yorumlardan biridir aldığım. :) Asıl olay elbette basit düşünmek. Bir de beni güdüleyen şey şudur: İnsanlar şöyle demeyi severler: “Bu anlatılamaz, kelimelere dökülemez, sadece idrak edilir…” Blogum bu düşünceye protest biraz farkettiğiniz üzere :) Elbette mesela hiçlik tam manasıyla kavranamaz, anlatılamaz, ya da bazı çok özel kavramlarda dil yetersizdir ama dilin de sınırlarının gittiği yere kadar kovalamak gerek diye düşünüyorum.

          Liked by 1 kişi

          • Çok haklısınız; kendinizi herzamanki gibi güzel ifade etmissiniz.
            kalem keskin olmalı!
            ama ben dinletmek icin cinsiyetin belirleyici olduğunu düşünmüyorum.
            belki de benim ilgimi canlı tutan,cezbeden ne denildiginden ziyade nasıl denildiği.

            Bu arada kadın bir yazar olduğunuzu düşünüyorum .

            Liked by 1 kişi

  1. Filmi izlemedim mantikli yorum yapanda pek yoktu hep kotu yorumlar vardi. Acikcasi sizin yorum yayinlayacaginizi tahmin etmistim çünkü tamda bu bloga gore bir filmdi kimsenin anlamadigi bir film :) Teşekkürler yorumunuz icin filmi izleyecegim.

    Liked by 1 kişi

    • Teşekkürler, beni de tetikleyen buydu zaten :) Mesela hayatımda en çok izlediğim filmlerden biri “Donnie Darko”‘dur. Çünkü tam bir bulmaca gibi ve anlamak için 4 defa filan izlemem gerekti. Bir şeyi çözme çabası sanırım hırslandırıyor bizi. Aynı şekilde tüm yaşamı çözme çabası da insanoğlunu hırslandıran bir şey. O nedenle bilim bu günlerde sınırları zorluyor ve o nedenle böyle sınırları zorlayan filmler yapılıyor ya zaten… :)

      Beğen

  2. Güzel bir inceleme olmuş öncelikle. Ben de önemli gördüğüm birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. Filmde sarı renk ile “Sarı Duvar Kağıdı” adlı kitaba atıf yapılmış. Bu soluk renk bir yandan hastalığı ve çürüme hissini bize anlatırken bir yandan da yaşamın sembolü olarak karşımıza çıkar. Filmde en önemli kısım yani doğa ananın kalbi ise kapının tokmağıdır. Kalp evin en önemli yerinde kilitlidir. Yaşam dünyasına giren herkes o kilidi açar. Eve giren ilk misafir (Ed Harris) başta sigara içmemesi için doğa ana tarafından uyarılır ve çakmağı evden uzaklaştırmak ister (filmin afişinde de bunun üzerinde durulmuş) ama o ateş zamanla kendisinin kurtuluşu haline gelir. Ebedi yasa değişmez ve en sonunda bir anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğar. Bu metafor bana bir yerden tanıdık geliyor sanki… Simurg! Biraz daha derine inip filmin afişindeki bu çakmağa yakından bakacak olursak üzerinde Wendehorn’u yani yaşam ve ölümü simgeleyen sembolü görürüz. Bu sembol temelde evrenin büyük karşıtlarını simgelemektedir. Ayrıca patlayan kanlı ampulü de karanlık çağ olarak düşünebiliriz. (ışığın sönüşü) veya Endüstri Devrimi’nin ortaya çıkışı olarak. (Bu hem insanların hem de kendisinin nihai sonu olacaktır.)

    Liked by 1 kişi

  3. Elinize saglik, harika bir analiz olmus. Farkli acilardan bakabilmek, kisisel deneyimlerinize gore yorumlayabilmeniz de analizi cok keyifli bir hale getirmis.
    Simdi benim bu filmden yola cikarak tartismak istedigim bir sey var.

    Filmde aklima takilan onemli yerlerden biri su oldu;Tanrinin insanlarin sevgisi karsisinda gozunun adeta kor olmasi ve bu yuzden kotu giden bir cok seyi goremiyor olmasi. Yuvasina, kendi yarattigi insan oglu zarar veriyor ama o hayranlariyla kucaklasmaya, masasina oturup imza vermeye basliyor:) ta ki kaos olana kadar.. Neden bu kadar ilgi sarhosu oluyor?
    Kucukken buyuklerime “biz neden variz, Tanri neden var” diye sordugumda bir cok kisiden “kendi guzelligini gostermemiz icin bizi yaratti” yanitini alirdim. Bu filmde de sanki boyle bir Tanri resmedilmis. Sevilmek, begenilmek hatta sohret olmak isteyen bir yazar gibi. Sanki asil derdi o kitabi yazmak ve insanlara ulastirmakti. Yarattigi evini dagitmalarina, kaos yaratmalarina takilmadi cunku kitabi tamamlamisti gerisi onemli degil miydi? Is ondan cikti artik gerisi ilkel insanoglunda miydi?

    Mutlak sevgiyi deneyimlemek ve nihai sonuca ulasmak icin surekli yikim ve yaratimdan gecen her defasinda bir tik daha gelisen birer versiyonlar miyiz? Biz neden boyle bir surecten gecmek zorundayiz?
    “Ta ki insanoglu akillanana dek..”
    Biz neden bu akillanma/hatirlama/tekamul seruvenindeyiz?

    Veya biraz daha filmin basina donersek sonsuz yaratima, sevgiye sahip Tanri neden yaratim sikintisi yasar ve neden ilham icin insanlari yaratma ihtiyaci olur?

    Konu disina ciktiysam kusura bakmayin, sadece yaratilis ve varolus sebebi konularini sorgulayan biri olarak yorumlarinizi merak ediyorum:) Sevgiler.

    Beğen

  4. Yaratabilmek için öldürmesi gereken Megaloman erkek tanrı ile, her koşulda zorlanmadan yaratabilen, onarabilen, yeniden can verebilen ama mütevazı ve kırılgan dişi tanrıça arasındaki adaletsiz sonsuz savaş …

    Liked by 1 kişi

  5. Paylaşımlarınızı ilgiyle okuyorum. I ORIGINS filmi hakkında ki izlenimlerinizi merak ediyorum (izlemiş olduğunuzu umarak). Tekrar teşekkürler.
    Saygılarımmla…

    Liked by 1 kişi

    • Merhabalar Kubilay, ilgin için çok teşekkürler. Elbette izledim, kaçmaz :) Diğer okurlara da şiddetle tavsiye ederim bu filmi ki zaten varoluşçu filmler blog listemde bu film de var. Reenkarnasyon konusuna güzel bir bakış açısı. Reenkarnasyon konusunda zıt görüşler var bilim ve spritüel dünyada. Ben bu tartışmaların ortasındayım çünkü nereden bakarsan bak aynı sonuca ulaşıyorsun. Reenkarnasyona göre malum atalarının karmalarını üzerine alıyor ve onları yaşıyorsun. E bilim de başka bişi demiyor ki… Atalarının yaşanmışlıkları bilgileri travmaları genlerinde diyor. Bu noktada bu ikisini artık çatıştırmaya gerek yok. Filmde de bu var biraz. Çatışmanın manasız olduğunu, özde aynı yere çıktığını söylüyor. Mesela bende klostrofobi var. Annemde de var. Ona kimden geçmiş bilmiyoruz. İkimiz de buna sebep olacak bir çocukluk travması yaşamadık. Aslolan bu zinciri kırmak. Bir sonraki nesle klostrofobi geçmesin diye.

      Beğen

  6. Şimdiye kadar din,felsefe ve kuantum fiziğini birleştirerek yorumlar yaptınız ve yaptık;sonuç olarak ortak bir boyut açmamız gerekiyor gibi geliyor;zamansız,maddesiz,isimsiz(mekanı enerji alanı olarak kabul görürmü?)isimlerimiz olmadan birbirimizi enerjimizden tanıya/hissedebiliriz,tek kelime etmeden gülümseyerek telapatik sohbet eder,tasavvuru (.-.)birlikte geliştirebiliriz oyalanır ve sileriz(yada boyutu şifreleriz)….

    Beğen

    • Aslında şu an yapmakta olduğumuz da bu :) Blog boyunca yüzünü hiç görmediğim, bazılarının cinsiyetini dahi bilmediğim insanlarla yani saf enerjilerle sohbet ettim yorumlarda. Hepimiz sohbet ettik. Sadece fikirler yani düşünce enerjileri paylaşıldı. Şu an bu sohbeti yaparken bile bedensiziz. Varlığımız bu kelimelerden yayılan mana enerjisinde ibaret okuyan gözünde. Daha önceki yazılarımda yazma eyleminin aslında zamansız bir eylem olduğundan ve bir enerji boyutu olduğundan bahsetmiştim. Şu an ben an be an bunları yazarken bu yorumu gelecekte okuyacak olan biri o an bu yazılanların enerjisini açığa çıkartacak. O halde bu yazının tarihi nedir? Şimdi mi okunduğu zaman mı? Neden asırlar hatta bin yıllar önce yazılan kitaplar halen bize ilham verebiliyor? Yazmak zamanda yolculuktur. Bu konsepti alıp tüm varlığımıza uyarlayabilirsek dediğinizi tam manasıyla yapabiliriz. Yani ben tüm bedenim ve varlığım olarak zamandan ve mekandan münezzeh olarak iletişim kuruyorum, fikirlerimi paylaşıyorum, başkasının fikirlerini dinliyorum ve İDRAK ediyorum. O halde zaten kuantum evrende yaşıyorum. Bundan ötesi işin illüzyonu. Yani telepati, duru görü vs. Elbette ben de isterim ki çok da çabaladım bunlar için. Ama nihayetinde geldiğim nokta şu oldu… Hakiki mucize şu an olmakta olan. Mucizeyi başka yerde sihirde aramaya gerek yok. Aslolan burada şu an yaşanmakta olan mucizeyi görmek :)

      Beğen

      • Tamamen katılıyorum,hesaplamalarıma göre 2dk da bir bulundugumuz andaki enerji giren cıkanlara göre degişiyor,fakat enerjinin açıga cıkması için bişey eksik,kodlarla ilgili birşey söyleyebilirmisiniz,yada madde enerjiye dönüşür gibi.tam ifade edemiyorum.ama bir enerjisel düşünce savaşı hakim,hissediyorum ama eksik bir şey var

        Beğen

          • Yani o 2dk lık geçis sürecinde biranda uyanıyorsunuz hersey sanki dijitalleşiyor,herşey tuhaflaşıyor bir coşku sarıyor içinizi fakat devamı gelmiyor,sersemlemiş gibi hissediyorsunuz ve birşey eksik,zikir yada kodlama gibi.güçlü birşeye ihtiyaç var

            Beğen

            • Demek istediğini anlıyorum aslında sadece seni biraz daha ifade etmeye zorladım. Bir şeyler yaşayan, hisseden insanlara hissettikleri şeyleri ifade etmeye zorlarım genelde :) Bu onların kendilerini daha iyi anlamalarına fayda sağlar. Mesela ben ifade edeyim o hissi… Benlik algın bir anda bedeninin dışına çıkar, ben genişlemeye ve senden çıkmaya başlar. Bu biraz da gergin bir ipin bırakılıverilmes gibi bir rahatlama ve heyecan yaşatır. Bunun etkisiyle içinden bir gülme gelir. Coşku bu nedenle… Aşağıdan yukarıya tüylerin diken diken olmasına benzer bir his çıkar. Hatta bazen kafan güzelleşmiş gibi olur. Dini metinlerdeki şarap, mey sembolizminin ne anlama geldiğini anlarsın… Bu hissin anlık olmasının sebebini bilmiyorum, belki halen bu boyutta ve bu pencereden bakmak durumunda olduğumuz için. Daha tam manasıyla oraya uygun olmadığımız için… Bunu uzatmak için evet zikir olabilir ki şahsen de zikirlere başladım yakın zamanda. Bakalım… :)

              Beğen

              • İfademi zorladığınız için teşekkürler hocam:)ben bu durumları test amaçlı 3 ayrı ülkeye gittim,aynı anlarımı (zikir&şükür ile oluşuyor)hissettiğimde yani içimden emin şekilde gülmeye başladığımda tuhaf bakışları üzerinize çekiyorsunuz,sanki onlar ölü bense ölümden uyanmış diri gibi hissediyorum,farklılıgı hissediyorsunuz ve sevginin aşkın enerjisini yaydığınızda herkes özenmeye başlıyor gibi hissediyorum fakat tam bir big bang olacakken gene birşey eksik hocam.sanki tam aktive edicek latince gibi yada çok daha eski bir kodun varolduğunu hissediyorum.ve bunun cevabı sizde hocam.teşekkürler

                Beğen

                • Bunun tek bir cevabı yok. Hakikat tek ve bir olsa da ona ulaşan yollar hakikatin doğası gereği sonsuz. O nedenle kodlar da sonsuz. Kabalistler tetragammaton ile 4 harfin meydana getirdiği (yhvh) tüm zikirleri tefekkür ederek hakikati bulmaya, bu 4 harfin doğru okunuşunu bulmaya çalışırlar. Onlar için hakikate ulaşma yolu budur. Budizme göre bu kod omm mantrasında gizlidir. İslamda Allah’ın isimleri, esmalar bu kodları barındırır. Hristiyanlıkta dediğiniz gibi latince bazı özel kelimeler sırrı içinde barındırır. Beynimiz binyıllarca bu kodlamaların etkisiyle şekillenmiş ve şifrelenmiş. Her insandaki şifre çözücü farklı olabilir çünkü genetik özellikler ve soy aktarımından gelen bilgiler bunda etkindir. Sizin şifrenizi çözecek anahtar kodu herhangi biri size veremez. Sizin onu bulmanız gerek ki o da sizin neye çekildiğinizle ilgili. Kimileri esmalara çekilir, çevresinden ona işaretler gelir. Kimisinin karşısına ibrani harfler çıkar.

                  Şahsen hepsinden de geçtim, hepsini de denedim. Bazen de benim gibi deneme yanılma yoluyla ilerlersiniz ama aslolan hislerinizi takip etmek ve kendinizi akışa bırakmaktır. Bahsettiğiniz gizli ve kilitli kapıyı açacak kod da sizden açığa çıkacaktır.

                  Sadece şunu verebilirim: İsimsiz olanı düşün.

                  Beğen

                  • Hocam işin sırrı titreşim ve frekanslarda sanırım,hem isimsiz hem sonsuz.mevlana-ney,dogu felsefesi belirttiğiniz gibi omm mantrası ağır basıyor.frekansı yüksekten küçüğemi yoksa küçükten büyüğemi ayarlıycam bilmiyorum.bana 2 dk lık bir ses videosu yapabilirmisiniz (ney&omm).teşekkürler

                    Beğen

  7. merhabalar, öncelikle I Orıgıns filmi ile ilgili yorumunuz için teşekkürler.
    Anne filmi ile ilgili olarak: Anne evin bodrumundaki duvarı yıktığında karşısına çıkan KURBAĞA neyi temsil ediyor acaba? Filmin afiş çalışmasını yapan JAMES JEAN kapı tokmağı ve kurbağa figürlerini bu afişte de kullanmış…
    fikrinizi aylaşırsanız sevinirim…
    saygıalrımla…

    Beğen

  8. Yine Anne filminde bordumdaki yangın sahnesinden önceki diyalogta ilginç:
    – Seni seviyorum
    +Sen beni hiç sevmedin. Sen sadece benim sana olan sevgimi sevdin. Herşeyimi senin için feda ettim. Sen se bana bunları reva gördün…

    ayrıca annenin hayır diye bağırdığı sahnede ev zeminin yarılarak parçalara ayrılması depremlere bir gönderme olabilir mi?

    Beğen

    • Evet. Film boyunca hem incildeki olaylar hem de hemen hemen tüm doğa olayları (sel vs.) evin içinde yaşanıyor.

      Bu bahsettiğiniz son diyalog yaratan ile yaratımı arasındaki ying yanga alegorik bir gönderme. Yaratan ve yaratımı arasında doğal oalrak bir ikilik vardır. Bu ikilik olmak zorunda çünkü bu sayede tüm yaratım tezahür edebiliyor. her şey zıttıyla var. Yaratana olan sevgimiz varsa yaratana olan nefretimiz de var zaman zaman. Var oluşun sancısı insanın doğa üzerinden tanrıya çektirmek istediği acı… Belki de o nedenle doğaya bu kadar saygısızız. İnsan ile tanrı arasındaki mücadelede doğa hep ara dayağı yiyen taraf oluyor :)

      Beğen

  9. Kurbağa sembolizmde arınma ve yeniden doğum anlamlarına gelir. Bu arınma ve yeniden doğumun amacı mutlak refaha ulaşma güdüsüdür. Kurbağa ayrıca incilde telef olan 10 hayvandan biridir. Yine güçlü bir değişim öncesi arınmayı simgeler. Bu da Mother için uygun bir sembol. Değişim yer altındaki gizli bir yerden yani bilinçaltından geliyor.

    Beğen

    • The fountain filmini her izleyişimde bir şey daha idrak ediyorum. O filmden blog yazısı değil kitap çıkar :) Site formatı gereği güncel filmlerin analizini yapıyorum, eski filmlerin analizi için yeni bir site kuracağım, orada The Fountain’den Interstaller’e; Yapay Zeka filminden Truman Show’a tüm kült ve sistemi anlatan derinliğe ve gizeme sahip filmlerin analizlerini paylaşacağım. Bilgilendirmesini yaparım buradan, ilginiz için teşekkürler :)

      Beğen

  10. Gerçekten çok güzel yorumlamışsınız teşekkür ederim. Yalnız anlamadığım bir detay var. Filmin hem orjinalinde hemde Türkçe dublajında Alla-hu Ekber diye bir tekbir var. Bunun o sahnede neyi temsil ettiğini anlayamadım. Konu hakkında yorumunuzu sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

    Beğen

    • Merhabalar Mustafa, değerli yorumun için teşekkürler. :) Film bir dinler tarihi filmi. O nedenle içinde haham da var, Hristiyan rahip de var Müslümanlık ile ilgili doneler de var. Aksine Alla-hu Ekber olmasaydı garip olurdu. Yönetmen Müslümanlığı es geçmiş, görmezlikten gelmiş gibi olurdu.

      Beğen

  11. tanrı meryem’i döllememiştir. meryem kutsal ruh aracılığıyla gebe kalmıştır. ortada dölleme adına bir durum söz konusu değildir.

    Beğen

    • Merhabalar, değerli katkınız ve yorumunuz için teşekkürler. :) Elbette gerçek anlamda bir dölleme değil, metaforik konuşuyoruz. Gerçekten döllediğini düşünmeniz ilginç. :)

      Beğen

  12. Tebrik ederim çok güzel bir inceleme olmuş filmlerde hiçbir sahne ve görüntü tesadüf degildir.Filmin başlarında spoiler olur ve filmin geleceği hakkında insanlarda fikir oluşturmasını sağlar.Bu filmde kristalin kırılması yani Ademle Havvanın yasak elmayı yemesi filmin spoilerı yani film hakkında neler olabileceği bize veren ipucuydu.Her bir filmin arka planında işlenen pek çok tema vardır ve siz bu filmin arka planını çok iyi yakalamışsınız tebrikler 😀

    Liked by 1 kişi

    • Merhabalar, ben teşekkür ederim güzel yorumunuz ve katkınız için. :) Diğer film analizlerime de göz atabilirsiniz. Bu bir tür refleks ya da zihin kası sanırım, istem dışı olarak görüyorum, yönetmen gibi düşünebiliyorum :)

      Liked by 1 kişi

Burası sizin için, lütfen düşüncenizi yazınız :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s